Strateji kavramı üzerine sağlam bir teorik çerçeve kurmanın en doğru başlangıç noktası, stratejiyi yalnızca savaş alanındaki askerî sevk ve idare tekniği ile dar bir çerçeveden ele almak yerine daha geniş perspektiften ulaşılmak istenilen amaç ile amacı gerçekleştirmeye yönelik kullanılan araçlar arasındaki temel bağ olarak tanımlamaktır. Nitekim bu tanım, stratejinin yalnızca savaş planlaması veya askeri gücün kullanılması ile ilgili bir olgu olmadığını ortaya koyar ve stratejiye yönelik daha geniş bir bakış açısı kazandırır. Öyle ki strateji, bir planlamadan ziyade devletin veya herhangi bir kurumun ulaşmak istediği amacı, elindeki güç araçlarıyla ilişkilendiren muhakeme alanıdır. Daha somut bir deyişle strateji, belirlenen hedefe ulaşmak için eldeki mevcut araçların amaca götürülmesinde kullanılacak yolun tasarlanmasıdır. Bu nedenle stratejik düşünce, arzu edilen hedefe hangi araçlarla, hangi maliyetlerle ve hangi siyasi, ekonomik veya askeri aygıtlarla gidileceğiyle ilgilenmektedir. Bu bakımdan çoğunlukla yanlış algılandığı şekilde askeri kuvvet stratejinin kendisi değil, stratejinin temel unsurlarından yalnızca birisidir. Aynı şekilde siyasal hedef de stratejinin başlangıç noktası olmakla beraber tek başına sonuç üretemez. Stratejinin özü, tam da bu iki alan arasındaki ilişkiyi kurabilme ve bunları ekonomi ile yönlendirebilme yeteneğinde yatmaktadır.
Bu yaklaşım, stratejiyi taktikten ayıran temel zemini de açıklamaktadır. Taktik, muharebe sahası içindeki veya sivil alandaki herhangi bir rekabet ortamındaki icraya ve rakibi yenmek için planlanan faaliyetlerin başarıya ulaşacak şekilde düzenlenmesine; strateji ise bütün bu çabaların siyasal veya sivil alanda nihai sonuca nasıl bağlanacağına ilişkindir. Nitekim askeri sahaya dönülürse, muharebe alanındaki başarı ile siyasal başarının aynı şey olmadığı tarihsel tecrübenin en kalıcı derslerinden birisi olarak ortada durmaktadır. Muharebedeki üstünlüğün, doğrudan savaşın veya daha geniş anlamda siyasetin üstünlüğüne dönüşmediği, daha da önemlisi stratejik hataların taktik başarılarla telafi edilemediği geçmişte defalarca görülmüştür. Öyle ki karar vericilerin, askeri başarıyı stratejik sonuçla karıştırdıklarında araç ile amaç arasındaki uyumu kaybettikleri ve bunun da kaçınılmaz olarak stratejik başarısızlıkla sonuçlandığı bilinen bir gerçektir. Tarihteki harp alanına yönelik örnekler sivil alan ve kurumlar arası mücadeleler için aynen geçerlidir.
Strateji kavramının ortaya çıktığı savaş alanından ilerlemeye devam edersek, savaşın biçimi, aktörleri ve icra ortamı değişmiş olsa bile, siyasal niteliğinin ortadan kalkmadığını, bunun sivil alana doğrudan yayıldığını, dolayısıyla geçmişten günümüze stratejinin temel varsayımlarının neredeyse değişmeden korunduğunu ve böylelikle strateji üzerine en temel eserlerden birisini kaleme almış olan Clausewitz’in fikirlerinin de halen geçerli olduğunu ifade edebiliriz. Nitekim Clausewitz’in öne sürdüğü farklı çağlarda devlet-toplum-ordu ilişkilerinin farklı savaş biçimlerini ürettiği, ancak savaşın siyasal tabiiyetini ortadan kaldırmadığı argümanı günümüzde de aynen geçerliliğini korumaktadır. Bu durum, aslında stratejinin doğasının kalıcı, hedefe gitmek için belirlenen durumsal stratejilerin ise bağlama göre değişken olduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle, savaşın teknolojisi, coğrafyası, kurumsal biçimi ve toplumsal zemini dönüşse bile siyasal amaç ile kuvvet kullanımı arasındaki ilişkinin stratejik düşüncenin merkezinde kaldığı gerçeği değişmemiştir. Bu yüzden Clausewitz’in ifade ettiği gibi strateji teorisi ne yalnızca tarih anlatısına ne de küresel trendlere dayandırılabilir. Stratejik düşünce; tarihsel tecrübenin, siyasal amacın, kurumsal kapasitenin, karşı tarafın hamlelerinin ve belirsizliğin aynı analitik çerçeve içinde birlikte düşünülmesidir. Bu noktada savaş yerine rekabeti, devlet yerine şirketleri veya kurumları, kuvvet kullanımı yerine ekonomik aygıtları koyarak bu düşüncelerin aynı şekilde sivil alanda da korunduğunu belirtebiliriz.
Stratejinin siyasetle ilişkisi, yalnızca savaşın politikanın devamı olduğu yönündeki genel olgu değildir. Her siyasal hedefin askerî araçlarla gerçekleştirilemediği, her askerî başarının da siyaseten sürdürülebilir olmadığı gerçeğiyle asıl mesele; siyasal amaçların askerî imkânlarla ne ölçüde uyumlu hâle getirilebildiğidir. Bu nedenle başarılı şekilde tasarlanmış bir strateji, seçilen hedefin eldeki mevcut yeteneklerle, kabul edilebilir maliyetle ve yönetilebilir risk düzeyiyle gerçekleştirilmesini içermelidir. Stratejik akıl bu noktada kendi sınırlarını tanımalı, ulaşılamayacak hedeflere yönelmemeli, hedef ile mevcut araçları iyi tespit etmeli, kuvvetin kullanılması ile ölçünün korunması arasında mutlak denge kurmalıdır. Aynı şekilde sivil alandaki strateji de siyasetten veya ülke gündeminden bağımsız olamaz. Şirketlerin veya kurumların belirleyeceği kısa, orta veya uzun vadeli stratejiler mutlak suretle siyasi ortamla uyumlu olmalı, gelecek projeksiyonu yapılarak siyasi ortamın dönüşümü değerlendirilmeli ve özellikle uzun vadeli kararlar bu çerçeveden ele alınmalıdır.
Ölçülülük duygusu, stratejinin çok boyutlu doğasını görünür kılmakta ve stratejik başarının tek bir unsur tarafından belirlenemeyeceği gerçeğini açığa vurmaktadır. Colin Gray’in belirttiği teknoloji, coğrafya, komuta-kontrol, lojistik, teşkilat, istihbarat, toplumsal dayanıklılık, siyasal kültür, ekonomik kapasite, zaman yönetimi ve doktrinel uyum gibi stratejinin farklı boyutları stratejik bütünlüğün önemli parçaları olarak ön plana çıkmaktadır. Bu parçalardan birisinin tek başına zaferi garanti etmeyeceği son derece açık olmakla birlikte asıl konu herhangi birindeki ciddi zafiyetin, bütün stratejik yapıyı kırılgan hâle getirebileceğidir. Özellikle günümüz güvenlik tartışmalarında sıkça ortaya konan teknoloji merkezli yaklaşımın, stratejinin bütünsel niteliğini perdelemeye çalıştığını not etmeliyiz. Nitekim Gray’in de belirttiği gibi savaşan, karar alan, uyum sağlayan ve hata yapan son kertede teknoloji değil onu kullan insan ve kurumlardır. Öyle ki strateji, teknolojik gelişmelerle şekillenme eğiliminde olsa da her şeyden önce bu insanî ve kurumsal yapılar içinde üretilmektedir. Bu nedenle bir konu hakkında sağlıklı stratejiler üretebilmek için, yalnızca teknolojik gelişmeleri veya teknolojinin dayandığı ekonomik verileri değil, aynı zamanda stratejinin diğer boyutlarının da detaylı şekilde analiz edilmesi gerekmektedir.
Stratejinin ayırt edici bir başka niteliği özünde etkileşimli olmasıdır. Lawrence Freedman’ın dikkat çektiği üzere stratejik düşünce; araç ve amaç hesaplamasının yapıldığı tek taraflı planlama faaliyetlerinin ötesinde, kararların karşı tarafın amaç ve kapasitesiyle bağımlı hale geldiği, karşılıklı iradelerin çatıştığı, birbiriyle mücadele ettiği ve sürekli aldattığı bir rekabet alanıdır. Bu nedenle hiçbir stratejik plan, yalnızca kendi amaçlarına ve imkânlarına bakılarak kurulamaz. Rakibin niyeti, askeri, siyasi, ekonomik ve nitelikli insan kapasitesi, moral gücü ve aynı zamanda hata yapma potansiyeli hesaba katılmadan tasarlanan her plan başarısız olmaya mahkumdur. Nitekim Gray’e atıfla stratejik düşünceyi mühendislik mantığından ayıran noktanın tam da bu olduğunu dile getirebiliriz. Stratejinin şekillendiği alanlarda, statik ve öngörülebilir bir sistem değil, bilakis dinamik ve öngörülemez bir rekabet ortamı bulunmakta, başarının çoğu zaman yalnızca daha fazla güç sahibi olmaktan ziyade karşı tarafın hesabını bozabilmekten, karar mekanizmasını baskılayabilmekten ve onun rekabet etme iradesini kıracak etki üretebilmekten geçmektedir.
Bu bağlamda Liddel Hart’ın dolaylı tutum yaklaşımı stratejik düşünceye önemli bir derinlik kazandırmaktadır. Buna göre dolaylı tutum, muhasımı yalnızca fiziksel imha yoluyla değil, psikolojik, yapısal ve siyasal olarak dengesizleştirerek daha ekonomik ve daha sonuç odaklı bir sonuca ulaşmak anlamına gelmektedir. Hart’ın değerlendirmesi üzerine mükemmel strateji, nihai sonucu yüksek maliyetli çatışmaya mecbur kalmadan elde edebilmek, bir diğer ifadeyle Pirus Zaferine razı olmadan arzu edileni kazanmaktır. Buradaki meselenin kuvvet kullanımını reddetmek olmadığı, kuvveti en fazla zayiat verecek çarpışmanın içine sürmek yerine, rakibin dengesini bozacak biçimde yönlendirmek olduğu ayrıca not edilmelidir. Muharebenin en temel unsurları olan manevra, aldatma, çevreleme ve baskı kurma gibi unsurlar bu nedenle yalnızca taktik araçlar değil, aynı zamanda stratejik sonuç üretmenin de yolları olarak görülmelidir. Bununla birlikte dolaylı tutum yaklaşımının sadece muharebe alanındaki çarpışmalara yönelik bir taktik anlaşıya indirgenmemesi gerektiği, daha derin bir kavrayışla askerî hedefin ulusal amaç tarafından yönlendirilmesi ve savaşın barışı bozmayacak biçimde yürütülmesi şeklinde anlaşılması gerektiği önemlidir. Ayrıca askeri güç anlamına gelen kuvvet kullanımının olmadığı sivil alanda dolaylı tutum yaklaşımına bilhassa kıymet gösterilmesi ve şirketler veya kurumlar arasındaki rekabette doğrudan strateji yerine dolaylı stratejinin çok daha etkili sonuçlar doğurduğunun bilinmesi oldukça faydalıdır.
Savaşı getiren barışlara değinmişken akla gelen büyük strateji (grand strategy) ile askerî strateji arasındaki ayrımı da açıklamak gerekmektedir. Askerî strateji, kuvvet ve kuvvet tehdidinin siyasal amaçlar için nasıl kullanılacağına odaklanır. Büyük strateji ise bunun ötesine geçerek diplomatik, ekonomik, teknolojik, toplumsal ve ahlaki kaynakların tamamını daha geniş bir güvenlik ve istikrar hedefi doğrultusunda seferber eder. Askerî bakımdan başarılı görünen birçok girişimin, büyük stratejik çerçeveye oturtulmadığı için kalıcı güvenlik üretemediği gerçeğini not etmek önemlidir. Nitekim harp tarihinin bize anlattığı ve Gray ve Hart’ın da dile getirdiği üzere; ittifak sistemi, ekonomik veri, sanayi üretimi, toplumların rızası, uluslararası meşruiyet ve savaş sonrası düzenin tasarımı gibi büyük stratejiye ilişkin asıl önemli olguları hesaba katmadan yalnızca muharebelerin nasıl kazanılacağına odaklanmak mutlak şekilde askerî başarıların geçici kalmasına neden olacaktır. Bu nedenle asıl mesele askeri stratejinin değil büyük stratejinin sağlıklı kurgulanmasıdır. Bununla birlikte stratejiyi güvenlik bağlamında irdeleyen Barry Posen’ın vurguladığı gibi her askerî strateji daha geniş bir büyük stratejik çerçeveye yaslanmadığında, başarılı harekâtların bile ulusal ve uluslararası güvenlik üretme becerisi sınırlı kalmaktadır. Bu açıdan stratejinin başarısı savaşı kazanma ile birlikte, siyasal düzeni oluşturma ve bu düzeni koruma kapasitesi ile ölçülmektedir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan ve kısa sürede yeni bir dünya savaşı üreten uluslararası sistem ile İkinci Dünya Savaşı akabinde kurulan küresel düzen kıyaslandığında, savaşları kazandıran askeri stratejinin mutlak suretle büyük stratejiye bağımlı olması gerektiği ve büyük stratejinin de küresel güvenlik ortamını tasarlaması gerektiği gerçeği ortaya çıkar.
Doktrin ile strateji arasındaki farkın da aynı nedenle önemli olduğunu belirtebiliriz. Doktrin, bir ordunun nasıl savaşacağını veya kurumların ve şirketlerin hangi ilkelere göre hareket edeceğini belirleyen kurumsal çerçevedir. Strateji ise daha üst düzeyde, neden savaşılacağını veya rekabet edileceğini, hangi amaç için kuvvetin veya eldeki aygıtların kullanılacağını ve bunun hangi siyasal veya ekonomik sonuca bağlanacağını belirlemektedir. Bert Chapman’a göre doktrin stratejinin yerine geçtiğinde devlet neyi başarmak istediğini unutarak sadece nasıl savaşacağını tartışır; strateji doktrinden koptuğunda ise neyin amaçlandığı bilinse bile bunun sahada hangi araçlarla ve hangi askerî anlayışla gerçekleştirileceği belirsizleşir. Bundan dolayı sağlıklı bir stratejik mimari için, bu iki düzey arasında sürekli bir ilişkisi kurulmalıdır. Siyaset amacı belirlemeli, strateji amaç ile araç arasında bağ kurmalı, doktrin ise bu bağı kurumsal davranış kalıplarına dönüştürmelidir. Bu yapının aynısı farklı unsurlarla sivil alanda da aynı şekilde rahatlıkla kullanılabilir.
Strateji, taktik veya plan ne denli mükemmel olursa olsun başarı ancak belirsizlik ortamının berraklaştırılması ile mümkündür. Nitekim “Planlama her şey, plan hiçbir şeydir” ya da Moltke’nin “Hiçbir plan düşmanla ilk temastan sonra aynen kalmaz” vecizeleri bu olguyu en net şekilde açıklamaktadır. Öyle ki geleceğe dair bilginin hiçbir zaman tam olmadığı, tarafların niyetlerinin bulanık, sonuçların ise öngörülemez olduğu bir ortamda belirsizlik, stratejinin kaçınılmaz bir öğesi olarak ön plana çıkar. Nitekim Gray’e göre strateji, esnek davranma ve noksan bilgi altında yön tayin etme becerisidir ve iyi stratejist, yalnızca plan yapan değil, şartlar değiştiğinde o planı revize edebilen, öncelikleri yeniden sıralayabilen ve hedef-araç dengesini koruyabilen aktördür. Bu nedenle stratejik düşünceyi geliştirebilmek için oyunun yazılı ve yazılı olmayan kurallarını öğrenme ile birlikte tarihsel örneklerden elde edilen bilgilerle muhakeme yeteneğini kazanmaya çalışılmalıdır. Charles Hill’in vurguladığı gibi, stratejist çoğu durumda tüm olgulara sahip olmadan karar vermek zorundadır ve bu yüzden parçaları bütün olarak görebilme ve eksik bilgi altında hüküm kurabilme yeteneği olarak ifade edilen tahayyül edebilme becerisine sahip olmalıdır. Nihayetinde başarılı bir strateji üretebilmek için mümkün olduğu kadar belirsizliğin azaltılması ve tahayyül edebilme yeteneği ile öngörülmez gelişmelere karşı hazırlıklı olunması gerekmektedir. Bu da ancak çok iyi bir planlama ile mümkündür. Fakat unutulmaması lazım gelen husus oluşturulacak planın ilk karşılaşılacak engelde tamamen geçersiz olacağıdır. Ama yine de eğer çok iyi bir planlama yapılmışsa karşılaşılacak duruma karşı uyum sağlama ve yeni plan üretme şansı olacaktır. Zira Eisenhower’ın vecizi doğrudan bu mantıkla çalışmaktadır.
Tarih ile strateji arasındaki ilişki tahayyül yeteneğinin merkezinde yer almaktadır. Geçmişin örneklerinin bugüne doğrudan birebir uygulanamayacağı açıktır. Ancak bu, tarihin strateji için önemsiz olduğu anlamına gelmez ve hatta tam tersine tarihi, stratejik düşüncenin laboratuvarı haline getirir. Nasıl ki bir cerrahın uzmanlaşması için kadavraya ihtiyacı varsa, bir komutanın ya da liderin de harp tarihine veya alanı ile ilgili tarihi gelişmeleri bilmesine ihtiyacı vardır. Diğer bir deyişle tarih stratejistin kadavrasıdır. Tarihteki başarı ve/veya başarısızlık örnekleri, farklı bağlamlarda amaç ile araç arasındaki uyumun nasıl kurulduğunu veya nasıl çöktüğünü gösterir. Bu örnekler stratejiste kopyalanacak şablonlar vermez. Bunun yerine tarih, yaşanan kırılmalar ile yanlış hamleleri anlama ve karar anlarının ağırlığını kavrama imkânı sunar. Tarihten elde edilen kavrayışla tahayyül edebilme yeteneği gelişir. Bu da doğrudan stratejik düşünebilme becerisini artırır. Dolayısıyla stratejik düşüncenin temel esaslarından birisi de tarih ile stratejiyi birlikte yürütebilmektir.
Stratejinin etik sınırları da teorik çerçevenin dışına itilmemelidir. Her strateji, düşmana veya rakibe yönelik yapılacak hamlelerin yanında, bu süreçte savaş sonrası küresel sistemin veya rekabet sonrası ilgili sektörün nasıl etkileneceğini de belirlemelidir. Hangi maliyetlerin kabul edilebilir olduğu, hangi araçların meşru sayıldığı, savaşın/rekabetin sonunda nasıl bir düzen hedeflendiği ve kullanılan kuvvetin barış/istikrar ihtimalini ne şekilde etkilediği stratejinin ayrılmaz parçaları olmalıdır. Bu nedenle Jonathan Kirshner’ın ifadesiyle strateji salt güç maksimizasyonu değildir. Gücün kullanımı, ancak nihai sonucun niteliğiyle birlikte anlam kazanır. Liddel Hart’ın açık şekilde vurguladığı gibi askerî zaferin ardında yönetilemeyen bir siyasal boşluk bırakılması, stratejik başarıyı anlamsızlaştırabilir. Bu yüzden etik değerlerle şekillenmesi gereken stratejik düşünce, başarı için her yol mubahtır anlayışıyla değil, çevresel, ekonomik, toplumsal ve ahlaki değerlerle kutsanmalıdır.
Bu bilgiler ışığında strateji, yalnızca savaş alanı ile ilişkilendirilen dar bir askerî faaliyet olarak anlaşılmamalıdır. Daha geniş bir perspektifle strateji; belirsizlik altında amaç, araç ve sonuç arasındaki ilişkiyi kuran, devletlerin, kurumların ve özellikle karar verici liderlerin hareket tarzını biçimlendiren üstün bir muhakeme alanı olarak görülmelidir. Çünkü stratejinin esas değeri; sadece gerçekleştirilecek amaca yönelik olarak doğrudan güç kullanımının planlanmasından ziyade hangi hedefin neden öncelikli olduğunun, bu hedefe hangi imkân ve araçlarla ulaşılabileceğinin ve ortaya çıkacak sonucun nasıl bir nihai tablo üreteceğinin birlikte tahayyül edilmesinde yatmaktadır. Bu bağlamda bir kişisel gelişim aracı olarak değerlendirilmesi gereken stratejik düşünce, gündelik karar anlarından büyük ölçekli güvenlik tercihlerine kadar uzanan geniş bir alanda, kısa vadeli başarı ile uzun vadeli sonuç arasındaki farkı ayırt etme yeteneği kazandırmaktadır. Nihayetinde stratejik düşünceye bu perspektiften bakılırsa; stratejik aklı geliştirmek için çaba harcamanın, kişinin kendi gelişimi ile birlikte kurumların ve hatta devletlerin önemli bir sorumluluğu olduğu ortaya çıkmaktadır.
Faydalanılan Kaynaklar
Chapman, Bert. 2009. Military Doctrine: A Reference Handbook. Santa Barbara, CA: Praeger.
Clausewitz, Carl von. 2011. Clausewitz on Small War. Oxford: Oxford University Press.
Gray, Colin S. 1999. Modern Strategy. Oxford: Oxford University Press.
Gray, Colin S. 2006. Strategy and History: Essays on Theory and Practice. London: Routledge.
Gray, Colin S. 2014. Strategy and Defence Planning: Meeting the Challenge of Uncertainty. Oxford: Oxford University Press.
Hill, Charles. 2010. Grand Strategies: Literature, Statecraft, and World Order. New Haven, CT: Yale University Press.
Liddell Hart, B. H. 1991. Strategy. 2nd rev. ed. New York: Meridian.
Mahnken, Thomas G., and Joseph A. Maiolo, eds. 2008. Strategic Studies: A Reader. London: Routledge.
Posen, Barry R. 2014. Restraint: A New Foundation for U.S. Grand Strategy. Ithaca, NY: Cornell University Press.
Murray, Williamson, and Richard Hart Sinnreich, eds. 2001. Successful Strategies: Triumphing in War and Peace from Antiquity to the Present. Cambridge: Cambridge University Press.
