Maurice H. Mendelson, uluslararası hukuk alanında tanınan İngiliz hukukçudur. GKRY’nin Avrupa Birliğine üyeliği konusunda kaleme almış olduğu mütalaalar, Kıbrıs meselesi bağlamında oldukça kayda değer hukuki metinler olarak kayıtlarda bulunmaktadır. Mendelson mütalaalarını 6 Haziran 1997 tarihli ilk görüş ile 12 Eylül 2001 tarihli müteakip görüş oluşturmaktadır. Mendelson’un ilk mütalaası Türkiye’nin talebiyle BM belgesi olarak dolaşıma sokulmuştur. İkinci mütalaa ise Mendelson’un ilk mütalaasına karşı James Crawford, Gerhard Hafner ve Alain Pellet tarafından hazırlanan karşı mütalaalara yanıt vermek üzere kaleme alınmış ve ilk mütalaasını güçlendiren bir hukuki metin olarak ortaya çıkmıştır.
Buna göre “Mendelson Raporu” denilen metinler, esasen GKRY’nin uluslararası hukuka aykırı ve tek yanlı biçimde AB’ye üyelik başvurusunun 1960 Garanti Antlaşması ve 1960 anayasal düzeniyle bağdaşmadığını ortaya koyan ve Türkiye ile KKTC’nin tezini hukukî açıdan destekleyen iki temel mütalaanın genel adıdır. Bununla birlikte Mendelson Raporu’nun yalnızca dar anlamda bir üyelik tartışması yürütmediği, daha geniş çerçevede 1960 düzeninin (state of affairs) ve garantörlük sisteminin aşındırılmasının hukuksuzluğunu kayıt altına aldığı ve nihayetinde Kıbrıs meselesi bağlamında oldukça kayda değer hukukî metinler olduğu vurgulanmalıdır.
Mendelson Raporu’nun detaylarına geçmeden önce Garanti ve İttifak Antlaşmalarının halen geçerli olup olmadığına ilişkin bir değerlendirme yapmak ve hemen ilk başta bahse konu Antlaşmaların, antlaşmalar hukukunun genel ilkeleri ve özellikle 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde geçerliliklerini koruduğunu not etmek gerekmektedir. Nitekim konuya ilişkin oldukça kayda değer bir çalışmada 1959-60 Antlaşmalarına yönelik olarak; 1969 Viyana Sözleşmesi ile yapılageliş kökenli antlaşmalar hukuku kuralları esas alınarak temsilciye baskı, kuvvet tehdidi, esaslı ihlâl, jus cogens’e aykırılık, BM Şartı’na aykırılık ve koşullarda köklü değişiklik gibi geçersizlik veya sona erme iddialarının incelenmesi sonucunda Garanti ve İttifak Antlaşmalarının yürürlükten kalktığı sonucuna ulaşılamayacağı vurgulanmaktadır. Aynı çalışmanın sonuç kısmında da açıkça, Garanti Antlaşması’nın ve onu tamamlayan 1959-60 düzeninin uluslararası hukukun gerektirdiği usullerle sona erdirilmediği, bu nedenle Antlaşmalar bütününün halen yürürlükte bulunduğu ifade edilmektedir.
Bu geçerlilik tespitinin yalnızca hukuki bir yorum olmadığı, sonraki uluslararası uygulamalarla da teyit edilen bir gerçeklik olduğu not edilmelidir. Nitekim Kıbrıs meselesi bağlamında referanduma sunulan tek çözüm çerçevesi olan Annan Planı, Garanti, İttifak ve Kuruluş Antlaşmalarının “yürürlükte kalmaya devam edeceklerini” kabul etmiş ve bunların ancak yeni protokollerle değiştirilebileceğini öngörmüştür. Bu yaklaşım, söz konusu antlaşmaların önceden geçersiz veya hükümsüz sayılmadığını açıkça göstermektedir. Bununla birlikte hem Annan Planı öncesi hem de sonrası gerçekleşen tüm müzakerelerde bu hususun tespit edildiğini belirtmek gerekmektedir. Kıbrıs meselesi bağlamında en tartışmalı başlığın, Garanti ve İttifak Antlaşmalarının değiştirilmesi ile birlikte yeni güvenlik ve garantiler sisteminin nasıl inşa edileceğine ilişkin olduğu göz önüne alındığında, 1960 Antlaşmalarının hâlihazırda geçerli olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Benzer şekilde Haziran 2008 tarihinde İngiliz Egemen Üs Bölgelerindeki toprakların Kıbrıslı Rumlar tarafından kullanımına yönelik İngiltere-GKRY arasında imzalanan mutabakatta, tarafların 1960 Antlaşmalarından doğan yükümlülüklerine bağlılıklarını yeniden teyit etmiş olduğu, İngiltere’nin “Garantör Devlet” olarak yükümlülüklerine bağlılığını açıkça yinelediği not edilmelidir. Bu çerçevede Garanti ve İttifak Antlaşmalarının, sadece tarihsel belgeler olmadığı, halen hukukî sonuç doğuran ve tarafların statüsünü belirlemeye devam eden kurucu metinler olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
Mendelson Raporu’na geri dönecek olursak, 6 Haziran 1997 tarihli “Kıbrıs Cumhuriyetinin Avrupa Birliğine Katılmak İçin Yaptığı Müracaat Hakkında” adıyla anılan mütalaada Mendelson, mevcut anlaşmalar ile ilgili belgeler detaylı şekilde yorumlandığında; GKRY’nin Türkiye’nin üyesi olmadığı AB’ye katılmak için ne başvuru ne de katılma hakkı bulunduğu kanaatine vardığını ifade etmektedir. Mendelson bununla da yetinmeyip, AB üyesi ve aynı zamanda ilgili antlaşmalara taraf olan Yunanistan ile İngiltere’nin de bu katılımı engellemekle yükümlü olduklarını eklemektedir. Raporun giriş kısmında yer alan bu hükümler, ilk raporun bütün argümanını özetleyerek, GKRY’nin AB’ye başvurusunun antlaşmalara aykırı olduğunu ve garantör devletlerin bu konuda yükümlülüğünün bulunduğunu not etmektedir.
İlk mütalaanın ana omurgası, 1960 Garanti Antlaşması’nın I. ve II. maddelerinin lafzının sistematik yorumuna dayanmaktadır. Bu çerçevede Mendelson, Antlaşmanın I. maddesinin, Kıbrıs’ın “herhangi bir devletle hiçbir şekilde kısmen veya bir bütün olarak siyasi ve ekonomik birliğe girmeyeceğini” not ettiğini, bununla bağlantılı olarak Ada’nın herhangi bir diğer devletle birleşmesini veya taksimini doğrudan yahut dolaylı biçimde teşvik edecek faaliyetleri yasakladığını hatırlatmaktadır. Buradan hareketle Mendelson, GKRY’nin AB üyeliği ile birlikte siyasi ve ekonomik birlik niteliği taşıyan bir yapıya katılım sağlamış olacağını ve dolayısıyla bunun antlaşmanın ilgili maddesine doğrudan aykırılık teşkil edeceğini savunmaktadır. Bu konuda Mendelson’un temel vurgusu, AB’nin ekonomik bir birlik olmakla birlikte giderek siyasi birlik vasfı kazandığı ve bu nedenle Garanti Antlaşması’ndaki yasağın kapsamına girmiş olduğudur. Kısaca Mendelson, Garanti Antlaşması’nın I. maddesindeki “siyasi ya da ekonomik birlik” yasağının AB üyeliğini de kapsadığını belirtmektedir.
İlk mütalaanın dikkat çekici yönlerinden biri, “herhangi bir devlet” ve “hiçbir devlet” ifadelerinin dar yorumunu reddetmesidir. Öyle ki Mendelson, Garanti Antlaşmasına göre birleşme yasağının yalnızca Yunanistan veya Türkiye ile ikili birleşmeyi önlemeye indirgenemeyeceğini, antlaşma metninin açık lafzında “herhangi bir diğer devlet” denildiğini, bunun olağan hukukî yorum bakımından çoğul ihtimalleri de kapsadığını belirtmektedir. Mütalaadaki değerlendirmeye göre, eğer antlaşma koyucular yalnızca Yunanistan ya da Türkiye ile birleşmeyi yasaklamak isteselerdi bunu açıkça yazabilirlerdi. Oysa tercih edilen formül çok daha geniş olmuştur. Nitekim bu husus ilk mütalaada iki sonucu beraberinde getirmektedir. Birincisi, AB’nin bir devlet midir sorusuna verilen cevaptır ki bunun cevabı AB’nin çok devletli bir yapıda olduğu, dolayısıyla yasağın AB’yi de kapsaması gerektiği, hatta çok sayıda devletin katılımıyla kurulan siyasi-ekonomik birliğin yasağın kapsamını daha da belirgin kıldığıdır. İkincisi ise, GKRY’nin AB’ye üyeliği ile birlikte özellikle Yunanistan ile daha yakın bir siyasi ve ekonomik yakınlaşma olacağı, dolayısıyla antlaşmanın her halükarda ihlal edileceği sonucudur. Böylece Mendelson hem geniş hem de ihtiyatlı dar yorum üzerinden aynı neticeye ulaşmaktadır.
İlk mütalaada Mendelson’un ikinci önemli değerlendirmesi, 1960 anayasal düzen ile Garanti Antlaşması arasındaki bağı vurgulamasıdır. Mendelson, 1960 ortaklık devletinin özellikle dış ilişkiler alanında bağımsız bir devlet olmadığını, Garanti Antlaşması ve 1960 Anayasasının ilgili maddeleri ile ortaklık devletinin savunma, güvenlik ve dış ilişkilerde kısıtlandığını belirtmektedir. Bu çerçevede Mendelson, Kıbrıs Anayasası’nın 50. maddesindeki Cumhurbaşkanı ile Cumhurbaşkanı Yardımcısı’na tanınan veto yetkisinin, dış ilişkiler ve uluslararası kuruluşlara üyelik bakımından belirleyici olduğunu belirtmekte ve GKRY’nin AB üyeliği meselesinde Kıbrıslı Türklerin ve garantör devletlerin söz hakkı olduğuna hüküm getirmektedir. Mütalaasına devamla Mendelson, Anayasanın değiştirilemez olan 50. maddesine göre Yunanistan ve Türkiye’nin birlikte üye oldukları uluslararası kuruluşlara katılımın ayrı tutulduğunu, bunun dışındaki üyeliklerde Kıbrıslı Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın onayının aranmasının, bilinçli bir şekilde oldukça hassas bir hüküm olarak tasarlandığını savunmaktadır. Daha da önemlisi Mendelson, Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın hâlihazırda bulunmamasının bu hükmü değiştirmeyeceğini ifade etmektedir. Dolayısıyla ilk mütalaa, AB üyeliğinin hem Garanti Antlaşması’nın somut maddelerine hem de iki toplumlu anayasal ortaklığın işleyiş mantığına aykırı olduğunu not etmektedir. Bu yaklaşım ayrıca, 1960 düzenini oluşturan anlaşmalar, antlaşmalar ve anayasanın bir bütün olarak yorumlanması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
İlk mütalaanın üçüncü güçlü vurgusu, garantör devletlerin sorumluluğuna ilişkindir. Mendelson, yalnızca GKRY’nin başvurusunun hukuka aykırı olduğunu not etmekle yetinmemiştir. Aynı zamanda Garanti Antlaşması’nın II. maddesindeki taahhütler uyarınca Yunanistan, Türkiye ve İngiltere’nin Kıbrıs’ın başka bir devletle birleşmesini veya bunu teşvik eden faaliyetleri yasaklamakla yükümlü olduklarını not etmektedir. Buradan hareketle ilk rapor, bilhassa Yunanistan’ın AB içindeki konumunu kullanarak GKRY’nin AB’ye katılımını engellemek, hatta veto etmek zorunda olduğu sonucuna varmaktadır. Böylece rapor, GKRY’nin AB’ye katılım sorununu yalnızca üyelik meselesi olmaktan çıkarıp, garantörlerin müdahale etmesi gereken bir uluslararası yükümlülük meselesine dönüştürmektedir. Bu nokta ikinci raporda çok daha sistematik hale getirilmiştir.
İlk raporun dördüncü önemli unsuru, AB üyeliğinin fiilî ve hukukî etkilerine dönük uyarılarıdır. Mendelson’un değerlendirmesine göre, adada siyasi sorun çözülmeden tek yanlı bir AB üyeliği, hukuken tartışmalı olmanın ötesinde, uygulamada da sorunlu bir anomali üretmektedir. Çünkü adanın tamamı adına gerçekleştiği iddia edilen bir katılım, gerçekte adanın bütününde işlemeyecek, üyelik yükümlülükleri ile ada üzerindeki fiilî ve anayasal bölünmüşlük arasında ciddi bir uyumsuzluk ortaya çıkacaktır. Nitekim Mendelson’un öngördüğü anomali hâlihazırda tam olarak ifade ettiği şekilde yaşanmaktadır. Nihayetinde ilk mütalaada vurgulanan husus, çözülmemiş Kıbrıs meselesinin üzerine kurulacak üyeliğin, hem hukukî statü hem de sahadaki gerçekler bakımından ciddi kriz potansiyeli taşıdığıdır.
12 Eylül 2001 tarihli ikinci mütalaa ilk mütalaanın basit bir tekrarı olmanın ötesinde ilk değerlendirmeye yöneltilen karşı hukukî mütalaalara verilmiş ayrıntılı cevap niteliği taşımaktadır. Mendelson ikinci mütalaayı, Türkiye Hükümeti ile KKTC makamlarının talebi üzerine, 1997’de ileri sürdüğü görüşleri yeniden değerlendirmek ve özellikle GKRY tarafından Crawford, Hafner ve Pellet’e hazırlatılan ortak mütalaadaki karşı iddiaları cevaplandırmak için kaleme almıştır. İkinci raporun açılışında Mendelson, aradan geçen süreye rağmen vardığı sonuçları değiştirmeye sevk edecek hiçbir husus bulunmadığını, aksine ilk mütalaasına karşı kaleme alınan ortak mütalaada değerlendirmelerinin kimi yerlerde yanlış tanımlandığını, önemsiz gösterildiğini ya da atlandığını söylemektedir. Dolayısıyla Mendelson, ikinci mütalaasında sadece hukukî bir görüş beyan etmemekte, bununla birlikte karşı görüşleri tek tek çürüten bir müdafaa metni oluşturmaktadır.
İkinci mütalaada ilk dikkat çeken husus, tartışmanın çerçevesini daraltma girişimidir. Mendelson, Kıbrıs Türk tarafının GKRY’nin tüm ada adına konuşamayacağı yönündeki siyasi-hukukî tezine girmekten kaçınmakla birlikte, tartışma amacı bakımından en ileri kabulü yapıp güneydeki rejimin adadaki tek egemen güç olduğu varsayılsa dahi, Garanti Antlaşması gereğince Türkiye dâhil bütün tarafların onayı olmadan AB üyeliğinin yine de yasak olduğunu vurgulamaktadır. Dolayısıyla ikinci mütalaa siyasi argümanlara girmeden uluslararası hukuk kuralları gereği hâlihazırda geçerli olan bir antlaşmanın açıkça ihlal edildiğini savunmaktadır.
İkinci mütalaanın en önemli katkılarından biri, karşı tarafın “AB bir devlet değildir, dolayısıyla yasak kapsamına girmez” savunmasına verdiği cevaptır ki Mendelson bu savunmayı iki şekilde boşa çıkarmaktadır. Buna göre bir yandan Garanti Antlaşması’ndaki “herhangi bir devlet” ibaresinin çoğul yapıları dışlamadığını, metnin çok devletli birlikleri de kapsayacak biçimde kurulduğunu not etmekte, diğer yandan, asıl önemli olanın AB’nin biçimsel niteliğinden ziyade Kıbrıs’ın başka devletlerle siyasi-ekonomik bütünleşmeye girmesi sonucu olduğunu savunmaktadır. Diğer bir deyişle AB’nin “uluslararası örgüt” olarak adlandırılmasının, onun siyasi-ekonomik birlik niteliğini ortadan kaldırmadığı vurgulanmakta ve Mendelson’un ilk mütalaasına karşı kaleme alınan ortak mütalaanın, uluslararası kuruluşlar ile devletlerarası birlik arasında kurduğu ayrım yanıltıcı bulunmaktadır. Mendelson’a göre 1960 düzeni, uluslararası kuruluş üyeliğini bütünüyle serbest bırakmamış, aksine belli istisnalar tanıyarak bu alanı kontrol altına almıştır. Bu nedenle AB üyeliğini yasak kapsamı dışında düşünmek, Garanti Antlaşmasının hem lafzına hem kurucu mantığına aykırıdır.
İkinci raporun bir başka kritik boyutu, 1960 Anayasası’nın 50. maddesi (Cumhurbaşkanı Yardımcısının veto yetkisi) ile 169. maddesinin (Uluslararası antlaşmaların, anlaşmaların ve sözleşmelerin onaylanması) yorumudur. Karşı mütalaa, anayasal hükümlerden hareketle uluslararası kuruluş üyeliği ile antlaşmadaki yasak arasında ayrım kurmaya çalışırken, Mendelson tam tersine bu hükümleri kendi lehine okumaktadır. Ona göre 50. maddede Yunanistan ve Türkiye’nin birlikte üye oldukları kuruluşlar bakımından açık bir istisna öngörülmüş olması, kural olarak diğer üyeliklerin hassas ve sınırlı olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı ile Cumhurbaşkanı Yardımcısının veto yetkisi, iki toplumlu ortaklığın dış ilişkiler konusunda tek yanlı tasarrufları önlemek üzere tasarlandığını göstermektedir. Mendelson burada önemli bir noktanın altını çizmekte ve 50. maddenin anayasanın değiştirilemez temel maddelerinden olduğunu vurgulayarak Kıbrıslı Rumların dahi bunu değiştirme girişiminde bulunmadığını ifade etmektedir. Bu nedenle “Cumhurbaşkanı Yardımcısı fiilen yoksa onay aranmaz” türü bir savunma, Mendelson’a göre hem anayasal mantığı hem de Garanti Antlaşması’nın “Anayasaya saygıyı güvence altına alma” ilkesini hiçe saymaktadır. İkinci rapor böylece, 1960 düzeninin fiilî olarak ortada bulunmamasının hukukî zorunlulukları ortadan kaldırmadığını savunmaktadır.
İkinci mütalaada Avusturya örneğine verilen cevap da önemli bir husustur. Karşı hukukî görüşte, eğer Mendelson haklıysa benzer hükümler taşıyan Avusturya Devlet Antlaşması sebebiyle Avusturya’nın da AB’ye girememesi gerekirdi savunması yapılmıştır. Mendelson ise bu örneği ilgisiz saymaktadır. Çünkü Mendelson’a göre Avusturya’nın üyeliği, antlaşmanın bütün taraflarının mutabakatıyla ve ihlal ihtimali ortadan kaldırılarak gerçekleşmiştir. GKRY’nin AB üyeliğinde ise Türkiye ve KKTC’nin rızası bulunmamaktadır. Bu noktada Mendelson Garanti Antlaşması bakımından üyelik yasağının mutlak ve sonsuz olmadığını, ancak tarafların ortak mutabakatı olmaksızın tek yanlı biçimde aşılamayacağını savunmaktadır.
İkinci rapor ayrıca 1960 Kuruluş Antlaşması’nın F Eki II. Bölümüne değinerek Türkiye lehine en ziyade müsaadeye mazhar ülke benzeri yükümlülükleri gündeme getirmektedir. Bu kapsamda Mendelson, GKRY’nin AB’ye katılması halinde AB üyesi olmayan Türkiye’ye karşı bu yükümlülüğün yerine getirilmesinin fiilen mümkün olmayacağını vurgulamaktadır. Böylelikle Mendelson AB üyeliğinin yasak kapsamına girdiği savını yalnızca Garanti Antlaşması’nın I. ve II. maddelerine dayandırmamakta, 1960 kurucu belgeler paketindeki diğer ekonomik-hukukî yükümlülüklerle de desteklemektedir.
Mendelson, ikinci mütalaanın sonunda dört temel sonuca vardığını belirtmektedir. Birincisi, siyasi sorun çözülmeden GKRY’nin AB’ye kabulünün uluslararası hukuka aykırı olduğu; ikincisi, bu kabulün 1960 Antlaşmalarındaki yükümlülükler ile bağdaşmadığı; üçüncüsü, Yunanistan ve İngiltere’nin sahip oldukları hukukî gücü kullanarak katılımı özellikle veto etmekle yükümlü oldukları; dördüncüsü ise siyasi sorun çözülmeden üyelik gerçekleşirse bunun pratik sonucunun, GKRY’nin Garanti Antlaşması uyarınca diğer AB üyelerine karşı bütün yükümlülüklerini yerine getirememesi ve aynı şekilde diğer AB üyelerinin de adanın tamamına ilişkin yükümlülüklerini tam olarak ifa edememesi olduğudur. Böylece ikinci mütalaa, ilk mütalaadaki hukukî değerlendirmeleri hem metodolojik olarak güçlendirmiş hem de pratik sonuçlar bakımından daha açık hale getirmiştir.
Mendelson’un iki mütalaası birlikte değerlendirildiğinde; GKRY’nin adanın tamamı adına AB’ye üye olmasının uluslararası hukuka aykırı olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda bu üyeliğin 1960 kurucu dengesini ve garantörlük sistemini aşındırdığı da açıktır. Nitekim Mendelson, GKRY’nin AB üyeliğini dış politika tercihi olmaktan ziyade kurucu ortaklık rejimini dönüştüren ve GKRY’nin hâlihazırda kullanmış olduğu anayasasına aykırı bir uluslararası statü değişikliği olarak okumaktadır. Bu noktada ayrıca vurgulanması gereken husus Mendelson’un Garanti Antlaşması, 1960 Anayasası, Kuruluş Antlaşması ve garantör devletlerin yükümlülüklerini birbiriyle iç içe geçmiş tek bir güvenlik ve ortaklık mimarisinin parçaları olarak değerlendirmesidir. Bu nedenle Kıbrıs meselesi bağlamında bahse konu antlaşma, anlaşma, anayasa ve yükümlülükler birbirinden bağımsız ve yalnızca lafzına bakarak yorumlanmamalıdır.
Mendelson Raporu’nun asıl stratejik sonucu, GKRY’nin AB üyeliği meselesini dar bir tartışma düzleminden daha geniş bir alana taşınmasıdır. Öyle ki Mendelson, GKRY’nin uluslararası toplum tarafından “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanınmış olmasını AB üyeliği konusunda tek başına yeterli görmemekte, 1960 düzenlemelerini tek taraflı biçimde değiştiremeyeceğini ve tanınmış hükümet olarak uluslararası hukuka uyması gerektiğini not etmektedir. Böylelikle Mendelson aslında Kıbrıs meselesinde çoğu zaman göz ardı edilen, temsil yetkisi ile kurucu rızanın aynı şey olmadığını gözler önüne sermektedir. Bir devletin dış dünyada tanınması, onun bağlı olduğu antlaşmaları istediği gibi değiştireceği ve uluslararası hukuku tek başına bertaraf edebileceği anlamına gelmez. Mendelson’un hukuki mütalaası bu olguyu vurgulayarak, Kıbrıs meselesindeki meşruiyet tartışmasını yalnızca tanınma düzleminde bırakmayıp antlaşmalara sadakat ve kurucu dengenin korunması düzeyine çıkarmaktadır. Bu yönüyle Mendelson Raporu, Türk tarafının siyasî tezlerini hukuksal normlarla açıklamakta son derece kayda değerdir.
Bununla birlikte GKRY’nin AB üyeliği hukuki nitelikten çok siyasi argümanlarla alınmış bir karar olarak ön plana çıkmaktadır. Siyasi kararın hukuki mütalaanın önüne geçmesi, Mendelson Raporunun değersiz olduğu anlamına gelmez. Tersine Mendelson Raporu, GKRY’nin ve AB’nin 1960 Antlaşmalarına ve dolayısıyla uluslararası hukuka aykırı girişiminin ne denli hatalı olduğunu göstermesi bakımından tarihsel öneme sahiptir. Çünkü bu mütalaalar, 2004’e giden süreçte ortaya çıkan sonucun siyasi bir genişleme kararı değil, Kıbrıs bağlamında 1960 düzeni üzerinde ciddi tartışmalar yaratan bir statü dönüşümü olduğunu belgelemektedir. Hukukî düzlemde ikna edici olabilecek kimi argümanların, uluslararası siyasette yeterince belirleyici olamadığı burada açıkça görülmektedir. Öyle ki Mendelson mütalaaları, GKRY’nin AB üyeliğine dar bakış açısıyla itiraz eden hukukî bir değerlendirme yapmaktan ziyade Kıbrıs sorununda ortaklık devletinin mevcut statüsü, kurucu ortaklık, garantörlük ve anayasal denge arasındaki bağlantıyı sistemli biçimde ortaya koymaktadır. Nihayetinde iki mütalaa birlikte okunduğunda; Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile oluşturulan 1960 düzeninin, adanın uluslararası statüsünü ve güvenlik mimarisini belirlemeye devam ettiği, GKRY’nin AB üyeliğinin ise bu mimariyi zedeleyen çok ciddi bir hata olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
Faydalanılan Belgeler
6 Haziran 1997 tarihli Mendelson Mütalaası
12 Eylül 2011 tarihli Mendelson Mütalaası
Özersay, Kudret, Kıbrıs Sorunu: Hukuksal Bir İnceleme, ASAM Yayınları, 2002.
