Doğu Akdeniz’e şamil olan Kıbrıs’taki güvenlik ve garantiler meselesi, Zürih ve Londra Anlaşmaları neticesinde ortaya çıkan 1960 Antlaşmalarının teknik hükümleri üzerinden okunabilecek dar bir hukuk tartışması şeklinde telakki edilemez. Bu mesele, 1950’lerin ikinci yarısında Doğu Akdeniz’de yoğunlaşan jeopolitik rekabetin, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halkı arasındaki güvenlik asimetrisinin, İngiltere’nin egemen üs arzusunun, Türkiye ve Yunanistan’ın bölgesel denge arayışlarının ve Soğuk Savaş ortamı içinde NATO’nun güney kanadına ilişkin stratejik kaygıların kesişim noktasında şekillenmiştir. Bu çerçeveden ele alındığında; 1960 ortaklık devletinin kuruluş aşamasında gerçekleşen müzakereler sürecinde tarafların çözüme ulaşılmasını sağlayan kilit bir anahtar olarak bulmuş olduğu Garanti ve İttifak Antlaşmaları, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran anayasal düzenin temel unsurları olmaktan ziyade, söz konusu düzenin, Doğu Akdeniz güvenliğinin ve hatta Türk-Yunan dengesinin ayakta kalmasını mümkün kılacağı varsayılan güvenlik mimarisinin asli bileşenleri olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle Garanti ve İttifak Antlaşmalarının ortaya çıktığı koşullara bakmak ve dönemin güvenlik paradigmalarını incelemekte fayda bulunmaktadır.
1950’lerin başında ortaya çıkan ve ilk olarak İngiliz yönetimi ile Rumlar arasındaki bir ihtilaf gibi görünen Kıbrıs meselesi, kısa sürede Türkiye ve Yunanistan’ın doğrudan taraf olduğu, NATO içi dengeleri etkileyen ve Birleşmiş Milletler zemininde self-determinasyon tartışmalarıyla iç içe geçen bir güvenlik sorununa dönüşmüştür. Yunanistan’ın meseleyi uluslararasılaştırma stratejisi, bir yandan Kıbrıs Rum halkının siyasal taleplerine diplomatik meşruiyet kazandırmayı hedeflerken, diğer yandan Türkiye’nin güvenlik kaygılarını daha görünür hale getirmiştir. Böylece Kıbrıs o dönemde, ada üzerindeki egemenlik tartışması ile birlikte Doğu Akdeniz’deki güç projeksiyonu ve ittifak içi denge arayışının merkezine yerleşmiştir.
Bu dönemde Türk tarafının temel yaklaşımı, Kıbrıs’ta oluşturulacak iki toplumlu yapının mutlak suretle dışarıdan güvence altına alınarak sürdürülebilir bir yapı kurulması varsayımına dayanmıştır. Ankara açısından mesele, yalnızca Kıbrıs Türk halkının bekası ve iç güvenliğiyle sınırlı görülmemiş, adanın Yunanistan’la birleşmesi ihtimalinin Türkiye’nin güney güvenlik kuşağı, Ege dengesi ve Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu üzerinde yaratacağı sonuçlarla ele alınmıştır. Bu nedenle ilk başta Kıbrıs’ın belirli noktalarında üs kurma düşüncesi olarak ortaya çıkan fakat daha sonra düzenin (state of affairs) koruyucusu olmakla sonuçlanan garantörlük fikri, kurucu düzenin istikrarını sağlayacak ve iki halk arasındaki güç asimetrisini dengeleyecek bir uluslararası güvenlik mekanizması olarak şekillenmiştir. Bu yaklaşım, müteakiben Garanti Antlaşması’nın en tartışmalı hükümlerinde somutlaşacak olan tek taraflı müdahale etme hakkının diplomatik zeminini oluşturmuştur.
1959 Zürih ve Londra Anlaşmaları sonucunda ortaya çıkan belgeler, Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile birlikte iki toplumlu ortaklık devleti olan 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal işleyişini mümkün kılmayı amaçlayan güç paylaşımı mekanizmasını ve aynı zamanda İngiltere’ye Kıbrıs’ta bırakılacak üslerin hangi esaslara dayanacağını belirleyen yasal hükümleri düzenlemektedir. Kuruluş, Garanti, İttifak Antlaşmaları ve 1960 Anayasası olarak ortaya çıkan bu düzenlemeler, Zürih ve Londra Anlaşmaları ile karşılıklı olarak birbirini tamamlayan bir güvenlik mekanizması şeklinde bulunmaktadır. Bahse konu düzenlemelerin tamamı 1959-1960 Antlaşmaları olarak tanımlanmakta ve birbirinden bağımsız şekilde yorumlanamayacak bir manzumeler bütünü halinde değerlendirilmektedir.
Bu kapsamda Kuruluş Antlaşmasının, İngiltere’nin adadaki egemen üs bölgelerinin korunması için tasarlandığı ifade edilebilir. İngiliz Egemen Üs Bölgelerinin statüsü, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığıyla birlikte yeni güvenlik mimarisinin içine yerleştirilmiştir. Bu düzenleme, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın Soğuk Savaş bağlamındaki askeri değerini açık biçimde yansıtmaktadır. Ada, hava ve deniz gözetimi, istihbarat, lojistik ve bölgesel krizlere müdahale imkânları bakımından Batı güvenlik mimarisi için stratejik bir platform olarak görülmüştür. Bu bakımdan 1960 düzeni, yalnızca Kıbrıs’taki iki toplumun siyasal ortaklığını değil, aynı zamanda Batı’nın Doğu Akdeniz’deki askeri güvenlik ihtiyaçlarını da güvence altına alacak biçimde tasarlanmıştır. Günümüzde de Batı güvenlik mimarisi açısından Kıbrıs’ın stratejik değerinin korunduğu açık şekilde vurgulanmalıdır.
16 Ağustos 1960 tarihinde imzalanan bir başka metin olan Garanti Antlaşması, 1960 düzeninin hukuki ve stratejik omurgasını oluşturmaktadır. Antlaşma, Kıbrıs’ın başka bir devletle birleşmesini ve adanın bölünmesini aynı anda yasaklayarak dönemin iki karşıt siyasal argümanı olan Enosis ve Taksim tezlerini kesin biçimde dışlamıştır. Bu çerçevede Enosis ve Taksim, kurucu düzeni tehdit eden iki uç seçenek olarak tanımlanmıştır. Antlaşmanın en kritik yönü ise garantör devletlere, kurucu düzenin (state of affairs) ihlali halinde ortak hareket etme sorumluluğu yüklemesi, ortak hareketin mümkün olmaması durumunda ise her bir garantörün düzeni yeniden tesis etmeye yönelik tek başına müdahale etme hakkını saklı tutmasıdır. Garanti Antlaşmasının dördüncü maddesi ile somutlaşan bu hüküm, sonraki dönemlerde farklı yorumlara konu olsa da Türk tarafı açısından esasen bölgedeki güç dengesinin korunması, Ada’da barış, huzur ve istikrarın sürdürülmesi sorumluluğu olarak değerlendirilmektedir.
İngiltere’nin dâhil olmadığı tek antlaşma olan İttifak Antlaşması güvenlik mimarisinin askeri boyutunu tamamlamaktadır. Antlaşmanın ilgili hükümlerine göre Türkiye ve Yunanistan’dan sınırlı sayıda askerin adada konuşlandırılması ve ortak savunma yapısının kurulması, bir yandan dış tehditlere karşı caydırıcılık sağlamayı, diğer yandan iki toplumlu ortaklık devletinin askeri gücünü desteklemeyi amaçlamıştır. Bu yapı, teorik olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tarafsız ve savunmasız bir ada devleti değil, kısıtlı bağımsızlığa sahip olarak garantörlerin denetiminde dengelenmiş bir güvenlik bölgesi şeklinde konumlandırıldığını göstermektedir. Ancak bu mekanizmanın işlerliği, anayasal düzenin işleyişiyle doğrudan bağlantılı kalmıştır. Siyasal ortaklık zayıfladığında, askeri güvenlik düzeni de işlevsel dayanağını kaybetmeye başlamıştır. Öyle ki 21 Aralık 1963 tarihinde Rum saldırıları ile başlayan süreçte İttifak Antlaşmasının uygulanamaz olduğu açık bir şekilde görülmüştür.
1960 Ortaklık devletinin Anayasası ise, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni klasik çoğunlukçu bir devlet modeli yerine iki toplumlu ortaklık esasına dayalı nevi şahsına münhasır bir siyasal yapı olarak kurmuştur. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı arasındaki yetki paylaşımı, dış politika, savunma ve güvenlik alanlarında veto mekanizmaları, kamu yönetiminde toplumlar arası denge ve ayrı toplumsal yetkiler, bu yapının temel unsurları olarak ortaya çıkmıştır. Bu modelin amacı, nüfus çoğunluğuna dayalı bir tahakküm ilişkisini engellemek ve Kıbrıs Türk halkının kurucu ortak statüsünü güvence altına almak olmuştur. Ancak aynı mekanizmalar, taraflar arasındaki güven eksikliği nedeniyle yönetim krizlerine açık bir yapı üretmiştir. Bu nedenle anayasal sistemin sürdürülebilirliği sahadaki gerçekleri göze almayan şekilde kurgulanan metinsel hükümlere değil, iki toplum arasında asgari siyasal rıza ve güven ortamının korunmasına bağlı kalmıştır. Nihai olarak da iki halk arasında güven eksikliği ve birlikte yaşama arzusu bulunmadığından kurulan sistem çok kısa sürede çökmüştür.
1963 sonrasında anayasal düzenin fiilen işlemez hale gelmesi, Garanti ve İttifak sisteminin kriz anındaki değerini öne çıkarmıştır. Kıbrıs Türk toplumunun ortaklık devletinden dışlandığı algısı, güvenlik mekanizmasının yalnızca teorik bir güvence değil, varoluşsal bir ihtiyaç olarak görülmesine yol açmıştır. Bu dönem, Kıbrıs Türk siyasi hafızasında kurucu ortaklık statüsünün ortadan kaldırıldığı, güvenliğin iç kurumsal mekanizmalarla sağlanamadığı ve dış garantinin hayati nitelik kazandığı bir kırılma olarak yer etmiştir. Nitekim 20 Temmuz 1974’te başlayan Kıbrıs Barış Harekâtına uzanan süreç, bu hafızanın yalnızca tarihsel bir anlatı değil, güncel güvenlik algılarını da şekillendiren temel referans noktası haline gelmesine neden olmuştur.
Birleşmiş Milletler zemininde daha sonraki yıllarda yapılan değerlendirmeler de güvenlik ve garantiler meselesinin tümüyle ortadan kaldırılabilecek önemsiz bir başlık olmadığını göstermektedir. Uluslararası toplum tarafından, 1960 düzeninin iki toplum arasındaki güvensizliği gidermekte yetersiz kaldığı kabul edilmekle birlikte, aynı düzen içerisinde yer alan garantörlük mekanizmasının bütünüyle kaldırılmasının yeni bir güvenlik boşluğu yaratabileceği esas olarak onaylanmaktadır. Bu durum, garantiler meselesinin ilkesel bir kabul veya ret tartışmasının ötesinde, Kıbrıs’taki güvenlik algılarının nasıl dengeleneceği sorusuyla doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle Kıbrıs Türk tarafı bakımından güvenlik, beka, sınır güvenliği ve askeri varlık meselesi ile birlikte egemen eşitlik ve eşit uluslararası statünün korunmasıyla iç içe geçmiş bir varoluşsal unsur olarak görülmektedir.
Bugünkü çözüm arayışlarında güvenlik ve garantiler konusunun çözülmesi en zor başlıklardan biri olmayı sürdürmesi, bu tarihsel arka planla doğrudan ilişkilidir. Kıbrıs Rum tarafı bakımından dış garanti mekanizmaları egemenlik kısıtı olarak algılanırken, Kıbrıs Türk tarafı açısından aynı mekanizmalar egemen eşitliğin, bekanın ve fiziki güvenliğin dışsal teminatı niteliğindedir. Bu asimetri giderilmeden üretilecek her model, taraflardan biri için güvenlik açığı, diğeri için egemenlik sınırlaması anlamına gelme riski taşımaktadır. Dolayısıyla mesele, yeni güvenlik mimarisinin nasıl inşa edileceği değil, iki toplumun güvenlik algıları arasındaki yapısal farkın nasıl yönetileceği sorusudur. Bu sorunun cevabı da ancak Kıbrıs’ın kuzeyinde ve güneyinde iki ayrı dil, iki ayrı din, iki ayrı etnisite ve iki ayrı ulus olduğunun kabul edilerek iki devletli çözümün tüm taraflarca kabul edilmesi ile verilebilir. Bununla birlikte tarihi süreçten anlaşıldığı üzere Garanti ve İttifak Antlaşmaları olmadan Ada’da sükûnet ve barış ortamı oluşturulamayacaktır. Bu nedenle çözüm modeli ne olursa olsun her iki tarafın güvenlik ve bekasını sağlayan ve aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki güç dengesini ve güvenlik mimarisini istikrarlı bir şekilde koruyan Garanti ve İttifak Antlaşmaları aynen sürdürülmelidir.
Son söz olarak Garanti ve İttifak Antlaşmalarının halen geçerliliğini koruduğunun hem 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi hem de bugüne kadar konuya ilişkin ortaya konmuş hukuki mütalaalardan açıkça anlaşılmakta olduğu, dolayısıyla Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile kurulmuş olan güvenlik mimarisinin hâlihazırda geçerli olduğu, bu nedenle bölgede farklı ülkeler tarafından inşa edilmesi planlanan yeni güvenlik mimarisinin antlaşmaların hilafına olacağı ve bunun da asla kabul edilemez olduğu vurgulanmalıdır.
Faydalanılan Kaynaklar
Hill, George. A History of Cyprus, Vol. 4.
Xydis, Stephen G. Cyprus: Reluctant Republic.
Kuruluş Antlaşması (1960).
Garanti Antlaşması (1960).
İttifak Antlaşması ve Protokolleri (1960).
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası.
TBMM Tutanakları, 25 Aralık 1961, Dönem 1, Toplantı 2, s.58–62.
BM Genel Kurulu Toplantı Tutanağı_SR-847 (1957), s.14–16
BM Genel Kurulu Toplantı Tutanağı_SR-1003 (1958), s.6–8
BM Genel Kurulu Toplantı Tutanağı_SR-1004 (1958), s.9–11
BM Genel Sekreteri Raporu: S/24472 (1992), s.11–12
Rauf Denktaş Mektubu: A_31_168–S_12160 (1976), s.3–6
