Kıbrıs İngiliz Egemen Üsleri

Kıbrıs’taki İngiliz Egemen Üs Bölgeleri – Stratejik Değerlendirme

İngiltere, dünyadaki neredeyse tüm sömürgelerinden çekilmiş olmasına rağmen neden hâlâ Kıbrıs’ta egemen üslere sahip?

Bu sorunun cevabı, İngiltere’nin Kıbrıs’a yönelik uzun vadeli stratejik planlarını ve aynı zamanda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC) yönelik yaklaşımını anlamak bakımından belirleyici bir anahtardır. Cevabın ortaya koyacağı sonucu anlayabilmek için İngiltere’nin Kıbrıs’ı fiili kontrol altına alma nedenlerine ve bu kontrolün ardındaki stratejik hedeflere bakmak gerekir.

İngiltere, 16. yüzyıldan itibaren Doğu Akdeniz ticaretinde etkin bir güç haline gelmeye başlamış; ekonomik çıkarları doğrultusunda bölgeye nüfuz etmeyi hedeflemiştir. Arşiv kayıtları, İngiliz ticaret gemilerinin o dönemde Doğu Akdeniz limanlarını düzenli olarak ziyaret ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte incelenen belgelerden anlaşıldığı üzere bahse konusu dönemde Kıbrıs’a yönelik somut bir İngiliz politikası bulunmamaktadır. Fakat 17. yüzyılda kurulan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi ile birlikte bu durum değişmiş ve İngiltere’nin Doğu Akdeniz’e ve dolayısıyla Kıbrıs Adası’na yönelik politika geliştirmeye başladığı görülmüştür. Nitekim Şirketin 1640’ta Hindistan’a ilk ayak basışından itibaren Akdeniz- Levant-Basra-Hint Okyanusu hattı üzerindeki kavşak noktalarının stratejik öneminin arttığı ve bu çerçevede Kıbrıs Adası’nın da İngiliz çıkarları açısından kritik hale geldiği not edilmelidir. Dolayısıyla henüz Süveyş Kanalı açılmamasına rağmen Akdeniz ticaret ağı ile birlikte Akdeniz’den Hint Okyanusu’na giden yollar üzerindeki her geçiş noktasının İngiltere yüksek stratejisi için artık göz ardı edilemez olduğu ifade edilmelidir. Öyle ki 1814 tarihinde Kıbrıs’a çıkan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi kaptanı Yüzbaşı J.M. Kinneir, önemli bir kavşak noktası olan Kıbrıs’a hâkim olunulması durumunda Akdeniz’de deniz üstünlüğünün elde edileceği öngörüsünde bulunmuş ve bu öngörü özellikle 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla kati olarak gerçekleşmiştir.

Süveyş Kanalı’nın açılması sonrası İngiltere’nin yeni politikası önce Kanal’ı kontrol etme ve daha sonra Kanal’ı doğrudan yönetme stratejisi üzerine şekillenmiştir. Sonuç olarak yeniden şekillenen bu politika İngiltere’nin 1878 yılında Kıbrıs’ı, 1882 yılında ise Mısır’ı işgal etmesiyle neticelenmiştir. Nihayetinde 1882 yılında ortaya çıkan sonuç; Cebelitarık-Malta-Yedi Adalar-Kıbrıs Adası-Süveyş Kanalı-Hindistan güzergâhının tamamen İngiltere’nin hâkimiyeti altında bulunması olmuştur.

Tarihi süreç Kıbrıs Adası’nın İngiltere tarafından işgali ile Hint Sömürgesi arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu göstermektedir. Bu noktada İngiltere açısından tarihi gelişmeler tam tersi istikamette irdelenirse, İngiltere’nin Kıbrıs’tan kısmi çekilmesinin nedenlerini anlaşılabilir. Bilindiği üzere İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir dünya düzeni oluşmuş ve bu yeni düzende self-determinasyon ilkesi neredeyse kutsal bir mertebeye ulaşmıştır. Self-determinasyon ilkesi çerçevesinde gerçekleşen anti-emperyalist mücadeleler de başarılı olmaya başlamıştır. Pek tabi bu gelişmelerden en çok Britanya İmparatorluğu etkilenmiş ve İmparatorluk dekolonizasyon sürecine girmiştir. Tarihin ters istikamette işleyişi olarak ifade edilecek bu süreçte Kıbrıs bağlamında en önemli husus şüphesiz 1947 yılında Hint Yarımadası’nın Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanması olmuştur.

İngiltere’nin en değerli sömürgesinin artık batı dünyasından koptuğu anlamına bu bağımsızlık, geriye doğru Hint Sömürgesi-Süveyş Kanalı-Kıbrıs-Malta-Cebelitarık güzergâhının stratejik etkisinin azaldığı sonucunu taşımaktadır. Aynı zamanda bu yeni durum, bahse konu güzergâhın kilit noktasında bulunan Kıbrıs Adası’nın da jeostratejik değerinin azalması anlamına gelmiştir.

İngiltere’nin Kıbrıs politikası bağlamında kritik bir diğer eşik 6 Temmuz 1956 tarihinde Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi olmuştur. Hint Sömürgesinden çekilme süreci ile Süveyş Kanalı üzerindeki hâkimiyetin sona ermesi birlikte düşünüldüğünde Kıbrıs Adası’nın değerine ilişkin sonuç açıkça ortaya çıkmaktadır. Gerçi kimileri İngiltere’nin Süveyş’ten çekilmesi sonrası Kıbrıs’ın öneminin oldukça arttığını ifade etmektedir. Nitekim 1957–1959 dönemine ait arşiv belgeleri, İngiltere’nin Kıbrıs’taki askerî varlığını “hayati stratejik çıkar” olarak değerlendirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Fakat şu bir gerçektir ki arşiv belgelerinde bahsedilen stratejik çıkar Kıbrıs Adası değil Ada üzerinde bulunan askeri varlıklardır. Dolayısıyla aslında Ada’nın kendisi artık taktik değere indirgenmiştir. Çünkü İngiltere için Kıbrıs Adası bu tarihten sonra yalnızca askeri varlıklarının bulunacağı, Orta Doğu’ya erişimi kolaylaştıran, istihbarat toplama aygıtlarını üzerinde bulundurabileceği toprak parçasından ibaret olmuştur.

Nitekim İngiltere’nin Kıbrıs’tan çekilme emarelerini henüz 1950 yılının başında vermesi, 1956 yılı sonrasında ise çekilme kararını nihai olarak alması bu değerlendirmeyi güçlendirmektedir. Öyle ki Kıbrıs’ta bulunabilecek çözüme ilişkin ilk kayda değer plan olan Radcliffe Anayasası, Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesinden sadece beş ay sonra ortaya çıkmıştır. Öyleyse Hint Sömürgesinin kaybından sonra Süveyş Kanalı’nın da elden çıkması, İngiltere’nin Kıbrıs Adası’na yönelik politikasını yeniden değerlendirmesine ve nihayetinde Egemen Üsler bulundurarak Kıbrıs’tan çekilme zamanının geldiği konusunda kati sonuca varmasına sebep olmuştur.

İngiltere’nin Kıbrıs’tan çekilme sürecinde arzuladığı tek husus egemen üslerin sorunsuz bir şekilde nasıl elde bulundurulacağı olmuştur. Nitekim müzakere sürecinin tamamında İngiltere Dışişleri Bakanlığı ve Sömürge Bakanlığı yalnızca bu konuya odaklanmıştır. Bu çerçevede İngiltere 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin omurgasını oluşturan Zürih Anlaşması’na hiç girdi yapmamış, Londra Anlaşması kapsamında ise yalnızca Garanti Antlaşması’nın 3. maddesi olan İngiliz Egemen Üslerinin garanti altına alınacağı ibaresini ekletmiştir. Bununla birlikte Kıbrıs’taki askerî varlığın sürdürülmesi konusunun “müzakere edilemez” olduğunu açıkça vurgulamış olduğu ifade edilmelidir. (ör. 1957 tarihli CAB 129/88/28 Kabine Belgesi) Bu dönemde Londra yönetimi Ada’da sekiz ana askerî noktanın “İngiliz Egemen Bölgesi” olarak belirlenmesini planlamıştır. Nihayetinde Zürih ve Londra Anlaşmaları süreçlerinde üslerin statüsü “anlaşmanın bir parçası olarak İngiliz egemenliği altında tutulan üsler” ifadesiyle tanımlanmıştır. (CAB 129/96/25; CAB 128/33/7, 9, 10)

İngiliz Egemen Üs Bölgeleri - Eğitim Alanları

Egemen Üs Bölgelerinin hukuki altyapısı, 1960 Kuruluş Antlaşması ve ekleriyle açık biçimde belirlenmiş ve Antlaşmalarda Ağratur ve Dikelya bölgeleri İngiltere’nin egemen toprağı olarak tanımlanmıştır. Antlaşmaların yürürlükte olup olmadığına ilişkin tartışmalar ise yalnızca teoriktir; zira metinlerde antlaşmaların sona ermesine ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığı gibi, 1969 tarihli Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde de Antlaşmaların geçerli olduğu son derece açıktır.

Ancak Kuruluş Antlaşması incelendiğinde Egemen Üs Bölgelerinin deniz yetki alanlarına ilişkin bazı soru işaretleri olduğu görülür. Öyle ki Kuruluş Antlaşması ve Antlaşmaya ilişkin Eklerin hiçbirinde Üs Bölgelerinin deniz yetki alanlarına ilişkin bariz bir ibare bulunmamaktadır. Antlaşmanın Ek-A Bölüm-3 2. maddesinde deniz yetki alanları tarif edilmesine rağmen bu alanların çok muğlak olduğu ifade edilmelidir. Bununla birlikte aşağıda yer alan görselden Antlaşma hükümlerine göre çizilmiş İngiliz Üs Bölgelerinin yan sınır hattı görülebilir. Kara sularına ilişkin olarak ise ifade edilecek husus, Ağratur ve Dikelya Üs bölgelerinin her ikisinin de esas hattan itibaren 2 millik karasuları olduğudur. 2 mil rakamı antlaşma metinlerinde yazmamasına rağmen, 25 Ekim 2011 tarihinde İngiliz Yüksek Komiseri John William KIDD’in sarf ettiği “İngiliz Egemen Üs Bölgelerinde 2 mil ötesinde hak iddia etmiyoruz. Anlaşmalarda üslerin askeri maksat dışında kullanılamayacağı hususu bulunmaktadır.” ifadeleri İngiltere’nin Üslere yönelik resmi tezi olarak kabul edilmelidir. Nitekim İngiltere’nin Kıbrıs Adası çevresindeki deniz yetki alanlarında yaşanan gelişmelere yönelik tepkisiz kalması bu tezi doğrulamaktadır.

İngiliz Egemen Üsleri Karasuları

Tarihi süreçten anlaşıldığı üzere İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni dünya düzeninde Kıbrıs Adası’nın İngiltere için stratejik önemi azalmıştır. Fakat bu noktada İngiltere için Kıbrıs artık değersiz bir Ada’dır demek doğru değildir. Öyle ki dünya deniz ticaretinin yaklaşık %10’unun (1,2 milyar ton) geçtiği Süveyş Kanalı’nın tam karşısında “batmayan bir uçak gemisine sahip olmanın” oldukça kıymetli olduğu aşikardır. Bununla birlikte Orta Doğu’da yaşanan gelişmelere havadan müdahale edebilme imkânına sahip olunması da oldukça değerlidir. Örnek olarak İsrail’in Gazze’yi işgali ve İsrail-İran çatışması sürecinde İngiliz Üslerinden ABD ve İngiliz uçaklarının aylık ortalama 90 sorti yaptığı göz önüne alınırsa İngiliz Egemen Üslerinin özellikle havadan müdahale için ne denli önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Aynı zamanda küresel kara ve deniz ticareti için kuşak-yol, orta koridor, IMEC gibi alternatif rotaların neredeyse tamamı Doğu Akdeniz’den geçmekte ve bu da Kıbrıs Adası’nın jeostratejik önemini ön plana çıkarmaktadır. Körfez Ülkeleri ve Orta Doğu’dan sağlanan enerjinin arz güvenliği de doğrudan Kıbrıs Adası ile ilişkilidir. Tüm bunlara Trodos Dağı Zirvesi’nde bulunan Olimpos Tepesi’ndeki İngilizlere ait ufuk ötesi bir radarın yaklaşık 6500 kilometrelik alanda istihbarat topladığı ve bunun gibi birçok istihbarat elde etme unsurunun İngiliz Üslerinde bulunduğu eklenirse, Kıbrıs Adası’nın İngilizler için stratejik olmasa da operatif olarak hala kıymetli olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

Bu değerlendirmeler çerçevesinde son olarak İngiltere’nin GKRY ve KKTC ile ilişkilerine değinilmelidir. Özellikle İngiltere ve ABD’nin hava unsurlarının konuşlandığı Ağratur Üs Bölgesinin tamamen GKRY’nin kontrolündeki Kıbrıs’ın güneyinde kalması ve etrafının Rum toprakları ile çevrili olması İngiltere’nin GKRY’ye müzahir tavır almasının en önemli nedenlerinden birisi olarak öne çıkmaktadır. Bunun bilincinde olan Rumların özellikle AKEL destekli sol grupları ön plana alarak İngiliz Egemen Üslerine yönelik baskı oluşturması, İngiltere özelinde istediği sonucu almasını sağlamaktadır. Bunun tam tersi Dikelya Üs Bölgesi özelinde Kıbrıslı Türklerin İngiltere’nin yumuşak karnını istismar edemediğini ve dolayısıyla Üslere ilişkin konularda ve Kıbrıs meselesi genelinde Rumlar lehine tavır almasını engelleyemediğini belirtmek gerekmektedir. Bu nedenle KKTC yetkililerinin çeşitli argümanlar üreterek ekseriyetle Dikelya Üs Bölgesi özelinde İngiliz Yüksek Komiser nezdinde baskı oluşturmasının ve en azından İngilizlerin Kıbrıs Adası ve çevresindeki gelişmelerle birlikte Kıbrıs meselesinde tarafsızlığını korumasını zorlamasının önemli olacağı, bununla birlikte GKRY’nin aşırı silahlanma faaliyetlerinin garantör devlet sıfatıyla İngiltere’yi de tehdit ettiğinin ve bu silahların bir gün İngiltere’nin Ada’dan çıkarılması için kullanılmayacağının garantisi olmadığının vurgulanmasının oldukça elzem olduğu analiz edilmektedir.

Sonuç ve Sentez

Yazının başında sorulan temel soruya, yani İngiltere’nin neden hâlâ Kıbrıs’ta egemen üslerini koruduğuna yanıt artık daha berrak biçimde verilebilir. İngiltere, Kıbrıs’taki varlığını tarihsel bir alışkanlık veya sömürge mirası nedeniyle değil, güncel jeostratejik gereklilikler nedeniyle sürdürmektedir. Bu üsler, Londra’nın hem Doğu Akdeniz’deki askerî dengeyi gözetebilmesi, hem Orta Doğu’ya yönelik kriz yönetimi ve hava harekâtlarını sürdürebilmesi, hem de NATO–ABD istihbarat ağının bir parçası olarak bölgesel etki kabiliyetini koruyabilmesi için vazgeçilmezdir. Diğer bir deyişle, İngiltere açısından Kıbrıs artık imparatorluğun kalıntısı değil, küresel güç statüsünü idame ettiren operasyonel bir dayanak noktasıdır. Bu nedenle egemen üsler, 19. yüzyılın deniz imparatorluğu stratejisinden 21. yüzyılın ağ-merkezli güvenlik mimarisine uzanan kesintisiz bir jeopolitik zincirin güncel halkasını temsil etmektedir.

İngiltere’nin Kıbrıs’taki varlığının güncel yansımalarından biri, yazının başında değinilen bir diğer konu olan, Ada’daki iki halk ve iki egemenlik arasındaki dengenin yönetilme biçiminde görülmektedir. Londra, Ağratur Üssü’nün GKRY kontrolündeki topraklarla çevrili olması nedeniyle Rum tarafıyla yakın diplomatik temas içinde bulunmak zorundadır ve bu durum İngiltere’nin çoğu zaman GKRY’ye müzahir bir görüntü sergilemesine yol açmaktadır. Buna karşılık Dikelya Üssü çevresinde yer alan Kıbrıslı Türk nüfusun sınırlı etkileşim kapasitesi, KKTC’nin İngilizler üzerindeki nüfuzunu zayıflatmaktadır. Bu asimetrik durum, İngiltere’nin Kıbrıs meselesinde gerçek anlamda tarafsız bir konum almasını güçleştirmekte, Ada’daki statükonun dolaylı biçimde GKRY lehine pekişmesine neden olmaktadır. Bununla birlikte, İngiltere açısından uzun vadeli çıkar stratejisi hem Rum tarafındaki meşruiyet ilişkisini korumayı hem de Kıbrıs Türk tarafının güvenlik kaygılarını dengelemeyi zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla Londra, Kıbrıs’taki üslerini yalnızca askeri değil, aynı zamanda diplomatik bir “denge mekanizması” olarak kullanmakta; iki halk arasında doğrudan angajmandan kaçınsa da, statükonun bozulmasını kendi bölgesel çıkarları açısından riskli görmektedir.

Seçme Arşiv Belgeleri

CAB 129/86/21 (16 Mar 1957) – Draft statement on Cyprus, Colonial Office.
CAB 129/88/28 (26 Jul 1957) – Prime Minister’s Note: Cyprus; Appendices A–C.
CAB 129/90/8 (4 Nov 1957) – Foreign Office and Colonial Office memorandum.
CAB 195/17/62 (23 Dec 1958) – Greek–Turkish ministerial contacts.
CAB 195/18/7 (19 Feb 1959) – Cabinet conclusions on Zurich Agreement.
CAB 128/33/7, 9, 10 (Feb 1959) – Cabinet conclusions: Treaty of Guarantee.
CAB 129/96/25 (Feb 1959) – Zurich Protocol and Gentlemen’s Agreements.

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön