Doğu Akdeniz Elektrik-Enerji

Kıbrıs Adası’nın Elektrik Bağlantı Meselesi


Doğu Akdeniz’in enerji jeopolitiğinde Kıbrıs adası, yalnızca doğalgaz rezervleriyle değil, alternatif elektrik altyapı projeleri ile de stratejik bir düğüm noktasına dönüşmüş durumda. Kıbrıs’ın kuzey ve güneyinde birbirinden ayrı gelişmiş enerji sistemleri, adadaki bölünmüşlüğün teknik bir yansıması olarak varlığını sürdürüyor. Ancak bu teknik ayrışma, aynı zamanda bölgesel enerji güvenliğinin, Türkiye’nin ve Avrupa Birliği’nin enerji bütünleşme hedeflerinin önündeki başlıca engellerden birini oluşturuyor.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) toplam kurulu gücü yaklaşık 400 megavat düzeyindedir. Buna karşın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 1600 megavatlık bir kapasiteye sahiptir. Kurulu güç, bir ülkenin tüm üretim tesislerinin aynı anda maksimum kapasiteyle çalıştığında üretebileceği elektrik miktarını ifade eder; dolayısıyla kapasite farkı yalnızca üretim imkânlarının değil, yatırım ölçeklerinin de bir göstergesidir. Buna rağmen KKTC’nin ortalama tüketimi 360 megavat, GKRY’nin ise 1200 megavat civarındadır. Her iki taraf da yüksek tüketim dönemlerinde kesintilere gitmek zorunda kalmaktadır.

Her iki taraf arasında teknik düzeyde elektrik bağlantısı bulunmaktadır. Bu bağlantı, üretim fazlası durumlarda enerji alışverişini mümkün kılarak sistem stabilitesine katkı sağlamaktadır. Avrupa Birliği devletleri Avrupa kıtasının genel elektrik şebekesi ENTSO-E sistemiyle bütünleşmiştir; Türkiye bu sisteme bağlıdır. Ancak AB üyesi ülkeler arasında tek istisna GKRY’dir. Güney Kıbrıs’ın AB elektrik ağıyla doğrudan bağlantısı bulunmamaktadır ve bu durum enerji sistemini dışa kapalı hale getirmektedir. Bu izolasyonun sonucu olarak GKRY her yıl yaklaşık 350 milyon dolar tutarında karbon emisyon bedeli ödemektedir.

Bu tablo, yenilenebilir enerji üretiminin artmasıyla daha da karmaşık bir hal almaktadır. Ada genelinde rüzgâr ve güneş enerjisinin verimli kullanılabilmesi için üretim kaynaklarının geniş bir ağa bağlanması gereklidir. Nitekim GKRY’nin rüzgâr türbinlerinin verimli çalışmaya başlaması, KKTC ile sınırlı ölçüde tesis edilen bağlantı ardından gerçekleşmiştir. Öncesinde rüzgâr santrallerinin yarı kapasiteyle dahi çalışamadığı, sistem kararsızlığının üretimi sınırladığı bilinmektedir. Bu yönüyle adadaki elektrik bağlantısının teknik gerekliliği, siyasi tartışmalardan bağımsız biçimde enerji yönetiminin sürdürülebilirliğiyle ilişkilidir.

Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği şebekesine bağlanma çabaları, 2012 yılında “EuroAsia Interconnector” adıyla başlatılan proje kapsamında kurumsallaşmıştır. Projenin hedefi, İsrail, GKRY ve Yunanistan’ı birbirine bağlayan bir denizaltı elektrik hattı inşa ederek, Avrupa ile Orta Doğu arasında yeni bir enerji köprüsü oluşturmaktır. Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle yürütülen proje, aynı zamanda AB’nin Rusya’ya bağımlılığını azaltma ve enerji kaynaklarını çeşitlendirme politikasının bir parçası olarak sunulmuştur.

Projenin teknik boyutu, 1200 kilometre uzunluğunda ve bazı bölümlerde 3000 metre derinliğe kadar uzanan kabloların döşenmesini gerektirir. 3,5 milyar avroluk toplam maliyetin 750 milyon avrosu Avrupa Birliği tarafından desteklenmiştir. Proje kapsamında inşa edilmesi planlanan dönüştürme istasyonu Güney Kıbrıs’ta yer alacak, İsrail ve Girit’teki altyapılarla eş zamanlı çalışacaktır. Böylece üç ülke arasında yaklaşık 1000 megavatlık enerji akış kapasitesi sağlanması hedeflenmiştir.

2023 itibarıyla projenin adı “Great Sea Interconnector” (GSI) olarak değiştirilmiştir. GSI, teknik olarak bir elektrik ticareti projesi olmaktan çok bir enerji güvenliği projesi olarak kurgulanmıştır. Amaç, taraf ülkelerin elektrik arz güvenliğini artırmak ve acil durumlarda karşılıklı destek sağlayabilmektir. Ancak projenin jeopolitik etkileri bu teknik hedefin çok ötesine uzanmaktadır.

Kıbrıs Adası Elektrik Meselesi -stragam
Great Sea Interconnector

GKRY Maliye Bakanı Makis Keravnos’un 2025 yılında yaptığı açıklamalarda, projenin Türkiye’nin itirazı nedeniyle ciddi zorluklarla karşılaşabileceği belirtilmiştir. Aynı dönemde Enerji Bakanı Yorgos Papanastasiu da GSI’nin “jeopolitik risk” taşıdığını ifade etmiştir. Bu açıklamaların merkezinde, projenin geçeceği güzergâhın Türkiye’nin kıta sahanlığını kesmesi gerçeği bulunmaktadır.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) 79. maddesi, denizaltı kablolarının sahildar devletlerin kıta sahanlığından geçmesi durumunda, ilgili devletin onayının alınması gerektiğini açıkça belirtir. GSI hattının belirlenen rotası Türk kıta sahanlığının içerisinden geçmektedir. Bu durumda, Türkiye’nin rızası olmadan kablo döşenmesi uluslararası hukuk açısından mümkün görünmemektedir. Aynı zamanda hattın Kıbrıs çevresindeki doğalgaz sahalarından üretilecek enerjiyle beslenmesi planlandığından, Kıbrıslı Türklerin bu üretim üzerindeki meşru hakları da devreye girmektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca teknik değil, aynı zamanda egemenlik haklarıyla da ilgilidir.

Türkiye’nin projeye itirazı bu bağlamda yalnızca bir “siyasi tutum” değil, deniz yetki alanlarının korunması yönünde uluslararası hukukla uyumlu bir yaklaşımdır. Türk kıta sahanlığının ihlali, Doğu Akdeniz’deki mevcut dengeyi bozabilecek ve benzer altyapı projeleri için emsal teşkil edebilecek niteliktedir. Ayrıca bu ölçekteki bir projenin teknik zorlukları ve maliyet-fayda dengesi de tartışmalıdır. 3000 metre derinlikte 1200 kilometrelik bir hat döşemenin mühendislik riski yüksek, işletme maliyeti fazladır. Buna karşılık, taşınabilecek elektrik miktarı 1000 megavatı aşmamaktadır; bu da maliyet açısından düşük verimlilik anlamına gelir.

Alternatif olarak, Kıbrıs adasının Türkiye üzerinden Avrupa elektrik ağına bağlanması seçeneği teknik ve ekonomik bakımdan daha rasyonel görünmektedir. Türkiye hâlihazırda ENTSO-E ağına bağlıdır ve 120 gigavatlık kurulu gücüyle bölgesel enerji merkezi olma kapasitesine sahiptir. KKTC ile GKRY’nin Türkiye’ye enterkonnekte hale gelmesi, hem AB’ye dolaylı entegrasyonu sağlayacak hem de ada genelinde enerji arz güvenliğini kalıcı biçimde güçlendirecektir.

Bu senaryonun hayata geçmesi halinde, GKRY’nin yıllık 350 milyon dolarlık emisyon bedelinden kurtulması mümkündür. Ayrıca iki tarafın sistemlerinin birleşmesi, yenilenebilir enerji yatırımlarının ölçek ekonomisinden yararlanmasına imkân verecek, adada elektrik maliyetlerinin düşmesine yol açacaktır. Türkiye üzerinden sağlanacak bağlantı, Doğu Akdeniz’in enerji bütünleşmesini teknik bir zeminde yeniden tanımlayabilir; böylece enerji alanında iş birliği, siyasi farklılıkların üzerinde bir istikrar ekseni oluşturabilir.

Bununla birlikte, Kıbrıs’taki elektrik meselesi salt bir mühendislik sorunu değil, geniş bir stratejik resmin parçasıdır. Adanın enerji altyapısı, 1950’lerden bu yana İngiltere’nin askeri üs bölgeleriyle şekillenmiş bir güvenlik mimarisinin içinde gelişmiştir. O döneme ait incelenen İngiliz kabine belgelerinde de belirtildiği üzere, İngiltere’nin Kıbrıs’taki askeri varlığı “hayati stratejik çıkar” olarak tanımlanmıştır. Ağratur ve Dikelya üsleri, o dönemde dahi kendi su ve enerji sistemlerini “self-supporting in emergency for water and power” ilkesine göre planlamıştır. Bu tarihsel bağlam, adadaki enerji bağımsızlığı tartışmalarının aslında askeri ve egemenlik temelli bir sürekliliğe dayandığını göstermektedir.

Dolayısıyla bugün Kıbrıs’ın elektrik bağlantısı tartışması, geçmişteki “egemenlik ve denetim” eksenli düzenlemelerin enerji alanındaki güncel izdüşümüdür. EuroAsia veya Great Sea Interconnector projeleri, yalnızca enerji arzını değil, aynı zamanda adanın dışa yönelimini, hangi güç ekseniyle bütünleşeceğini de belirleyecektir. Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlanacak bir Kıbrıs, coğrafi gerçekliğine uygun bir enerji rotasına kavuşacaktır; Türkiye’nin dışlandığı İsrail ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yönelen bir hat ise, adayı bölgesel rekabetin yeni bir çatışma alanına dönüştürecektir.

Bu çerçevede, enerji güvenliği tartışması adanın gelecekteki siyasi mimarisinin de bir göstergesidir. Elektrik altyapısının yönü, yalnızca kabloların döşeneceği güzergâhı değil, Kıbrıs’ın hangi stratejik eksende konumlanacağını da tayin edecektir. Bu nedenle mesele, teknik fizibilite raporlarının ötesinde, Doğu Akdeniz’in güç dengelerini doğrudan etkileyecek bir jeopolitik tercih alanına dönüşmüştür.

Sonuç itibarıyla, Kıbrıs adasının elektrik bağlantısı meselesi, enerji güvenliği, maliyet etkinliği ve uluslararası hukuk üçgeninde şekillenmektedir. GSI projesinin derin deniz kablolama riskleri, yüksek maliyeti ve Türkiye’nin kıta sahanlığıyla çakışması, projenin sürdürülebilirliğini zayıflatmaktadır. Buna karşılık, Türkiye üzerinden ENTSO-E sistemine bağlanacak bir Kıbrıs modeli, hem ekonomik hem jeopolitik açıdan daha bütüncül bir çözüm sunabilir. Ancak bu seçeneğin hayata geçmesi, adadaki iki taraf arasında teknik iş birliği ve güven inşasını gerektirir. Kıbrıs’ın elektrik meselesi, nihayetinde Doğu Akdeniz’in yeni enerji mimarisinin küçük ama belirleyici bir parçasıdır. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de ada, büyük güçlerin stratejik hesaplarının kesiştiği bir enerji kavşağıdır. Bu kavşakta atılacak her adım, yalnızca enerji hatlarını değil, bölgesel istikrarın yönünü de belirleyecektir.

Faydalanılan Belgeler

– Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşu ve İngiliz Egemen Üslerinin Statüsü (1957–1959)

– CAB 129/86/21; CAB 129/88/28; CAB 195/17/62; CAB 128/33/7

– The Long Mile of Empire Power, Cyprus (National Archives, UK)

– Overseas Territories – SBA Files (FCO)

– İngiltere’nin Akdeniz Siyaseti: Kıbrıs Belgeleri (1950–1973)

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön