ABD/İsrail-İran Savaşı-stragam

ABD/İsrail-İran Savaşı’nın Stratejik ve Jeopolitik Analizi

ABD ve İsrail tarafından 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a karşı başlatılan geniş çaplı askerî harekât, Orta Doğu’da uzun süredir hüküm süren gölge çatışma düzenini veya başka bir deyişle vekâlet savaşlarını en azından mevcut aşamada sona erdiren bir eşik işlevi görmektedir. Bu yeni safha, önceki yıllarda görülen sınırlı ve ölçülü harekâtlardan farklı olarak, İran’ın askerî kapasitesi ile birlikte devlet aklını, komuta zincirini ve bölgesel nüfuz mimarisini aynı anda hedef alan kapsamlı bir müdahale niteliği taşımaktadır. Böylece mesele, İran’ın cezalandırılması ya da askerî yeteneklerinin kısmen sınırlandırılması olmaktan öte, rejimin karar üretme kabiliyetinin parçalanması, potansiyel nükleer caydırıcılığının bertaraf edilmesi ve sahadaki vekil güçlerinin tamamen ortadan kaldırılması hedeflerini içeren bir şekil almıştır. Bu çerçevede ortaya çıkan tablo, yalnızca ilgili taraflar arasındaki bir savaş olarak değil, bölgesel düzenin nasıl şekilleneceğine dair daha geniş bir güç mücadelesi olarak değerlendirilmelidir.

Bu kırılmanın arka planında ortaya çıkan en belirleyici unsur, diplomasinin sert ve bilinçli bir tercihle devre dışı bırakılmış olmasıdır. İran’ın nükleer programına ilişkin yeni taahhütler vermesine rağmen ABD’nin masayı terk etmesi, Washington’ın müzakere sürecini askerî harekât öncesi zaman kazanmaya yönelik bir ara evre olarak gördüğünü düşündürmektedir. Bu yaklaşım, bölgede dengeleri müzakereyle yönetmekten ziyade, askerî üstünlüğü yeni siyasi mimarinin temel taşı haline getirme iradesine işaret etmektedir. Öyle ki tam da bu nedenle, ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen askerî harekât ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, ortaya çıkacak olan yeni düzenin uzun vadeli öngörülebilirliği bulunmamaktadır. Nitekim diplomasinin yerini askerî caydırıcılığın alması, belirsizliğin artmasına ve bölgesel güvenliğin kırılgan hale gelmesine neden olmaktadır.

Sahada gerçekleşen harekâtın mimarisi; günümüz savaşlarının hız, veri işleme ve otomasyon ekseninde nasıl dönüştüğünü gösteren çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Hedef tespit süreçlerinde yapay zekâ destekli sistemlerin kullanılması, karar alma mekanizmasını ciddi ölçüde geliştirmiş ve aynı zamanda İran’ın komuta-kontrol yapısının reaksiyon süresini oldukça daraltmıştır. Bu durum, özellikle algoritmanın muharebe sahasında ne kadar belirleyici hale geldiğini ortaya koyarken, diğer taraftan yapay zekâ üzerine yapılan etik tartışmaların savaş alanına inmesine yol açarak yeni nesil harplerin meşruiyet boyutunun ciddi anlamda tartışılmasına neden olmaktadır. Nitekim sözde yüksek hassasiyet iddiasıyla yürütülen İran harekâtında Shajarah Tayyebeh İlkokulunun vurulması ve 180 masum kız çocuğunun öldürülmesi; yapay zekâ tabanlı hedefleme sistemlerinin meşruiyetinin tartışılması için en önemli bir örnek teşkil etmelidir. Yalnızca bu acı olaydan sonra bile muharebelere bütünleşmiş olan yapay zekânın, uluslararası çatışma hukuku bakımından incelenmesi ve tıpkı çatışma hukuku bağlamında yasaklanan çeşitli mayın ve mühimmatlar gibi gerekirse yasaklanması gündeme gelmelidir.

ABD/İsrail’in İran’a yönelik saldırıları askerî bakımdan incelendiğinde ortaya çıkan ilk bulgular, İran’ın özellikle yüzer unsurları ile birlikte füze kapasitesinin ağır baskı altına alındığını göstermektedir. Donanmasının neredeyse tamamının imha edilmesi, liman altyapısının hedef alınması ve radar ağlarının körleştirilmesi, İran’ın bölgedeki deniz kontrolünün zayıflamasına neden olmuştur. Aynı şekilde füze rampalarının büyük çoğunluğunun etkisiz hale getirilmesi, İran’ın caydırıcılığının zedelendiği anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, mevcut durumda başarı olarak ifade edilen İran’ın bölgedeki etkisinin sona erdirildiği çıkarımının gerçek olup olmadığı veya gerçekse kalıcı olup olmayacağı, İran’ın savunma sanayisinin yeniden üretim potansiyeline bağlıdır. Aynı zamanda nükleer altyapıya yönelik yoğun saldırılar sonrası yapılan açıklamalar da tartışmalıdır. Öyle ki nükleer çalışmaların gerçekleştirildiği yer altı tesislerinde açıklamalara göre hasar oluşmuş olsa dahi, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının akıbeti üzerindeki belirsizlik devam etmektedir. Bu durum hem başarı oranın ölçülmesini zorlaştırmakta hem de farklı bir açıdan aslında hava gücünün tek başına nükleer tehdidi kesin biçimde ortadan kaldıramayacağını göstermektedir. Bu da dünya harp tarihinin öğrettiği açık bir gerçeği ortaya koymaktadır: harekât öncesi belirlenen siyasi veya askerî nihai hedefin, kara gücü olmadan gerçekleştirilmesi neredeyse imkânsızdır.

İran’ın ABD/İsrail saldırılarına verdiği yanıt yalnızca misilleme saldırıları olmamıştır. Uluslararası hukuka aykırı saldırılara karşı İran Rejiminin karar alıcıları, savaşın maliyetini küresel ve bölgesel düzeye yayma stratejisi benimsemiştir. Nitekim Hürmüz Boğazı’nın kapatılması sonrası petrol fiyatlarının artmasının küresel ölçekte oldukça etkili olduğu ifade edilmelidir. Aynı zamanda Hürmüz Boğazı’ndaki trafik akışının fiilen durma noktasına gelmesi, İran’ın doğrudan askeri dengeyi lehine çeviremese bile küresel ekonomik düzenin en hassas boğum noktalarından birine dokunabildiğini göstermektedir. Burada kritik husus, Tahran’ın mutlak askeri üstünlük arayışında olmaması, bunun yerine karşı tarafın zafer tanımını anlamsızlaştıracak kadar maliyet üretmeyi hedeflemesidir. Öyle ki uluslararası ticaretin, deniz taşımacılık maliyetlerinin ve enerji akışının kayda değer şekilde sekteye uğraması, İran’ın savaş alanını askeri sınırların ötesine taşıdığını ve bunun da sahada karşılık bulduğunu göstermektedir.

Bu stratejinin ikinci boyutu, Körfez ülkelerini doğrudan baskı altına alarak ABD’nin bölgesel etkisini siyaseten aşındırma çabasıdır. Katar, BAE ve Bahreyn gibi aktörlerin özellikle altyapılarının hedef alınması, yalnızca fiziksel hasar üretme amacı taşımamakta; aynı zamanda bu ülkelerin Washington ile kurdukları güvenlik ilişkisinin maliyetini görünür hale getirmektedir. Böylece İran, kendisini kuşatan cepheyi askeri olarak yaramasa bile, siyasi olarak gevşetmeye çalışmaktadır. Bu noktada İran’ın vekil güçlerinin ortaya çıkmaması oldukça dikkat çekicidir. Hizbullah, Husiler ve İran’a müzahir bölgedeki diğer güçlerin beklenen ölçekte devreye girmemesi, İran’ın bölgesel ağının oldukça zayıflatıldığını göstermektedir. Anlaşılan o ki ABD/İsrail’in İran’a yönelik gerçekleştirdiği harekât öncesi özellikle İsrail’in bölgedeki vekil güçlere karşı yürüttüğü operasyonlar etkili olmuş ve başta Hizbullah olmak üzere diğer unsurlar kendi beka kaygılarına düşerek Tahran’a arzuladığı desteği verememiştir. Bu durum, İran’ın bölgesel nüfuzunun azaldığını ve bölgedeki vekil güçleri üzerinde mutlak bir denetime sahip olmadığını ortaya koymaktadır.

Tahran’daki iç siyasi gelişmeler ise askeri çatışmanın ötesinde, rejimin karakterini dönüştürebilecek niteliktedir. İsrail tarafından bertaraf edilen başta İran’ın dini lideri olmak üzere üst düzey yöneticilerinin yerine yenilerinin atanması sürecinde, Devrim Muhafızlarının baskın hale gelmesi, İran’ın mevcut rejiminde sivil siyasetin daha da daralacağını ve daralan alanları askeri gücün dolduracağını düşündürmektedir. Bu nedenle dışarıdan bakıldığında rejim zayıflıyor gibi görünse de iktidarın daha dar kadrolu ve güvenlikçi bir çekirdekte yeniden toplanması ihtimali güçlü görünmektedir. Bu tablo, dış müdahalenin rejim değişikliği hedefine dair yerleşik varsayımları zayıflatmaktadır. Öyle ki organize ve ülke çapında yönlendirilebilir bir muhalefet odağı bulunmadığında, yoğun askeri baskı çoğu zaman demokratik açılım değil, tam tersine devletin güvenlik reflekslerini sertleştiren katı bir kapanma üretmektedir. Böyle bir kapanmanın sonucu, daha uzlaşmaz bir yönetim, daha düşük şeffaflık ve nükleer kapasiteyi ulusal bekanın ayrılmaz bir parçası olarak gören daha radikal bir stratejik akıl olabilir. Bu noktada asıl belirleyici unsur, tarafların füze stokları ile ABD ve İranlı yetkililer arasında gerçekleştirilecek olan müzakerelerin seyri olacaktır.

Savaşın ekonomik etkileri, askeri sonuçlardan bağımsız biçimde küresel düzen üzerinde kalıcı izler bırakma potansiyeline sahiptir. Enerji fiyatlarındaki sıçrama, ilk bakışta krizin en görünür sonucu gibi dursa da esas kırılganlığın gübre, tarım girdileri ve sanayi ara malları alanında yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Hürmüz üzerinden akan kimyasal ve enerji bazlı akışın kesintiye uğraması, gıda üretiminden teknoloji alanında kullanılan kritik metallerin işlenmesine kadar uzanan geniş bir yelpazede zincirleme etki yaratmaktadır. Bu tablo, Orta Doğu’daki bir savaşın artık yalnızca petrol şoku anlamına gelmediğini, küresel üretim sisteminin çok daha karmaşık bağımlılık ağları üzerinden etkilendiğini göstermektedir. Enerji dönüşümünün kritik girdilerinde ortaya çıkan aksama da ayrıca dikkat çekicidir. Yeşil dönüşüm söylemi ile jeopolitik gerçeklik arasındaki mesafe, bu krizle birlikte daha görünür hale gelmiştir. Nitekim Avrupa Birliği bünyesinde yapılan nükleer enerjiden vazgeçilmesinin hata olduğuna dair örnek açıklamalar bu olguyu doğrulamaktadır.

Büyük güç rekabeti açısından bakıldığında, bu savaşın en önemli sonuçlarından biri ABD’nin stratejik dikkatinin yeniden Orta Doğu’ya çekilmesidir. Washington taktik düzeyde askeri üstünlük sergilese bile, kaynak, mühimmat ve siyasi ilginin bölgeye kaydırılması bakımından yaşanan bu yoğunlaşma, Çin ve Rusya açısından fırsat penceresi yaratmaktadır. Pekin için gerçekleşen savaş, bir yandan enerji güvenliği sorunu, diğer yandan ABD’nin küresel düzende istikrar üretmekten çok istikrarsızlık üreten bir aktör olduğu anlatısını güçlendirme imkânı sağlamaktadır. Bu anlatıda öne çıkan husus, ABD’nin küresel ölçekte düzen kurucu olmadığı, daha da ötesi artık uluslararası sistemin garantörü olma rolünü istese de alamayacağıdır. Moskova açısından ise daha doğrudan bir kazanç söz konusudur. Enerji piyasalarındaki daralma, Rusya’nın ekonomik manevra alanını genişletirken, ABD menşeili mühimmat ve savunma sistemlerinin bölgeye kaydırılması Ukrayna cephesinde dolaylı avantaj üretmektedir. Bu nedenle İran’a yönelik gerçekleştirilen askeri baskının, ABD iç kamuoyunda beklenen etkiyi yaratmadığı, tam tersine Trump yönetiminin güven onay oranını düşürdüğü ve aynı zamanda Washington’ın küresel rakipleri karşısındaki stratejik konumunu zayıflattığı değerlendirilmektedir.

Bölgesel güvenlik mimarisinin geleceği de bu savaşın seyrine bağlı olarak yeniden tanımlanacaktır. Türkiye gibi sınırdaş ve çok katmanlı güvenlik stratejisi olan aktörler açısından temel mesele, İran’ın zayıflamasının mı, yoksa İran’da kontrolsüz bir çözülmenin mi daha büyük risk üreteceğidir. Sınır güvenliği, göç baskısı, vekil aktörlerin hareket alanı ve bölgede yeni güç boşluğu oluşma potansiyeli, bu sorunun pratik boyutunu oluşturmaktadır. Benzer biçimde Körfez ülkeleri için sorun yalnızca ABD’nin İran’ı bertaraf edip edemeyeceği değil, bu müdahalenin ardından onları koruyacak sürdürülebilir bir güvenlik mekanizması üretip üretemeyeceğidir. ABD’nin taahhüt ettiği güvenlik garantilerinin inandırıcılığı zedelendiğinde, bölge aktörlerinin daha fazla otonomi arayışına yönelmesi ve büyük güçler arasında daha esnek dengeleme stratejileri geliştirmesi kaçınılmaz hale gelebilir.

Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, askeri gücün yıkıcılığı ile siyasi hedefin gerçekleştirilmesi arasındaki mesafenin ne kadar büyüdüğünü göstermektedir. İran’a yönelik bu müdahale, hedef alınan askeri unsurlara ağır zarar vermiş olsa bile, savaşın stratejik bilançosu yalnızca bertaraf edilen üst düzey yöneticiler, imha edilen sistemler, vurulan tesisler veya batırılan platformlar ile ölçülemez. Sahada açıkça görüldüğü gibi eğer deniz ticaret yolları güvensiz kalıyor, nükleer belirsizlik derinleşiyor, bölgesel müttefikler kendilerini daha kırılgan hissediyor ve küresel ekonomi uzun süreli bir maliyet döngüsüne giriyorsa, ABD/İsrail’in taktik başarısı stratejik zafer üretemiyor demektir. Bu çerçevede 2026 İran savaşı, modern savaşın temel paradoksunu berrak biçimde ortaya koymaktadır. Öyle ki teknolojik olarak üstün ve operasyonel olarak etkili bir müdahale, siyasi hedefi gerçekleştirme yeteneğinden yoksunsa, yalnızca bölgesel düzeni değil, müdahaleyi gerçekleştiren güçlerin dayandığı küresel sistemi de kırılgan hale getirebilir.

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön